Etiket arşivi: Cingöz Recai

Cumartesi Cumartesi (1984)

Künye:[1]

Yönetmen ve Senaryo: Tunç Okan; Görüntü Yönetmeni: Roman SuarezMüzik: Vladimir Cosma Oyuncular: Francis Huster, Carole Laure, Jacques Villeret, Tunç Okan, Michel Blanc, Jean-Luc Bideau, Catherine Alric Yapım: Türk(Evren)-İsviçre(İtalio) Ortak Yapımı

vi400539ie488_500

Filmin Konusu:

Cumartesi… Tatilin ilk günü… Genellikle dinlenme günü olarak değerlendirilen ‘‘Pazar’’a bir gün kala, herkesin gezip tozmak ve en önemlisi de biriken işlerini halletmek için kullandığı, iyi değerlendirilmesi şart olan o hareketli, hunharlı gün… İşte yönetmen Tunç Okan’ın ikinci filmi ‘‘Cumartesi Cumartesi’’ filminde de İsviçre’de yaşayan, hallerinden anlaşıldığı üzere yıllardır yaşadıkları bu topluma iyice alışmış hatta oralı olmuş genç bir Türk çiftin ekseninde dönen ufak, kimi zaman sempatik, kimi zaman oldukça sinir bozucu olaylar, aksilik ve gariplikler anlatılmaktadır.  Okan’ın üçlemesinin ikinci filmi olan Cumartesi Cumartesi’nde, anlatılan o bir gün içinde neler olmaz ki…

Fantezilerine bile kabus kıvamındaki etli, kocaman gövdesiyle ansızın girip bu hayalleri mahveden karısını doğrayıp sucuk yapmak isteyen hatta rüyasında bunu başaran ve yine aynı rüyada bu sebepten ötürü idama mahkum olan ve son arzusu sorulduğunda karısından yaptığı salamı yemek istediğini belirten, karısını niye öldürdüğü sorulduğunda gayet sakin ve donuk bir şekilde ‘‘Özür dilerim, bir daha yapmam’’ diyen ve gerçekte de karısı yerine korkunçtan ziyade komik bir şekilde kasapta birlikte çalıştığı iş arkadaşlarından üçünü doğrayan kasabın trajikomik halleri; bizzat Tunç Okan’ın kendisi tarafından canlandırılan ve meydandaki bankta yanına oturan bayanları takip edip kendisine günlük bir eğlence arayan arsız Türk’ün maceraları; dişçiye gelen garip tiplerin yaşadığı komik olaylar ve gözlükleri ve cin gibi tavırları ile Cingöz Recai’yi hatırlatan haylazın diş hekimini deli edişleri; ‘‘Kuvvetli’’ lakabını kendine takmış fakat kuvvetliden ziyade zayıf mı zayıf, çelimsiz mi çelimsiz vücuduna baktığınızda cılız bir dal parçasına benzeyen garip ve nevrotik adamın ehliyet almak için üçüncü kez girdiği kurstaki hocayı deli edişleri; hayatlarını sırf karşı cinse hoş görünmek için güzellik salonlarında geçiren insanların ‘‘kozmetik tutsaklığı’’ diyebileceğimiz durumu; kendisi aylardır işsiz olan ama karısının maaşıyla gizli gizli aylık masaj randevularına giden adamın güzellik salonundan evine telefon gelmesi üzerine karısı tarafından enselenişi; bankta bulduğu küp yapbozu yapmakla uğraşıp duran fakat bir türlü başaramayan, ardından da dişçiyi deli eden Cingöz Recai haylazın küpü 2 dakika içinde yerli yerine getirmesine şaşıp kalan adamı halleri; masun, tatlı görünüşünde aslında minik bir şeytan barındıran ufaklığın ‘’mu ne mu?’’ sorularıyla ve soruların hedefi olan objeleri yere atıp kırarak ana okul öğretmenini delirtmesi, hatta ağlamasına sebep oluşu; genç çiftimiz Meral ve Sümer’in başına gelen türlü can sıkıcı, sinir zıplatıcı ve peygamber sabrı isteyen gelişmeler ve daha neler neler… İşte bunlar ve daha fazlası işlenir bir günü, yani sıradan bir Cumartesi gününü işleyen filmimizde…

Film Hakkında Bilgiler ve İnceleme:

1984 yapımı Cumartesi Cumartesi Tunç Okan’ın Otobüs filminden 7 sene sonra gerçekleştirdiği ikinci yönetmenlik denemesidir. Filmde yönetmen, senarist ve oyuncu olarak görev alan Okan, bu filmle dış göç olgusunu irdelediği üçlemesinin ikinci ayağını da oluşturmuş olur. Otobüs’te yani üçlemenin ilkinde ilk defa yurdundan çıkan ve dış göç mevzuatına giriş yapan kişiler anlatılır, üçlemenin üçüncü filmi olan Fikrimin İnce Gülü: Sarı Mercedes’te yurtdışından dönen insan aktarılırken, üçlemenin ikincisi olan bu filmimizde yurtdışında uzun süre yaşayıp oraya alışan hatta oralı olan kahramanların hikayesi sunulmaktadır. Kısacası gidenler, oradakiler ve dönenler üçlemesinin ‘‘oradakiler’’ kısmıdır Cumartesi Cumartesi’de bizlere aktarılan.

Okan, bu filmi neden yaptığını şu sözlerle ifade etmiştir:

“Çevremde, bir sürü ufak olaylar oluyordu. Olaylar büyük şeyler değildi ama, günlük yaşamın içinde dikkatimi çekiyordu. Bunları bir araya toparlamanın, arasındaki çelişkileri sergileyeceğini düşündüm. İnsan geçirdiği tüm gelişime karşın, gene de hata yapan, çok defa beceriksizleşen bir yaratıktı. Teknik düzey ise hatayı affetmiyor, mükemmeli istiyordu. Acaba, insan o salt mükemmellikte olabilir miydi? Cumartesi Cumartesi, bu düşüncelerin, gözlemlerin ürünü oldu.”[2]

Okan bu ikinci yönetmenlik denemesinde de yine ödül almayı başarmıştır. 1984-1985 Sinema Yazarları Mevsimin En İyi Türk Filmi Soruşturması’nda 9. olan film, 1985 Uluslar arası İstanbul Sinema Günlerinde ‘‘Türk Sinemasına Bakış, Ulusal Film Yarışması’’ bölümüne de katılma şerefine nail olmuştur.[3]

Kasabın fazlasıyla kilolu karısını kesip salam yapma hayallerini konu olan bölüm yani ‘‘Kasabın Rüyası’’ adlı bölüm,  Friedrich Durrenmatt’ın Türkçeye ‘‘Sucuk’’ diye çevrilen öyküsünden esinlenilerek oluşturulmuştur. Senaryosu ve diyalogları Tunç Okan’ın kendisi tarafından yazılan filme, Aziz Nesin’den eleştiri gelmiştir. Aziz Nesin, ana okulunu birbirine katıp öğretmeni deli etmek için sürekli ‘‘mu ne mu?’’ diye soran çocuğun hikayesinin kendine ait olan ‘‘Gözüne Gözlük’’ kitabındaki ‘‘Mu Ne’’ adlı öyküden alındığını ve kendisinin izni olmadığını iddia etmiştir. Fakat Tunç Okan’ın bu suçlamayı kabul etmemesi üzerine Aziz Nesin de kısa sürede bu iddiasından vazgeçmiştir.[4]

Filmin müzikleri son derece dikkat çekicidir. Bu şaşılası bir durum değildir zira film müzikleri dünyaca ünlü müzisyen, film müziklerinde mucizeler yaratan yetenekli isim, Viladimir Cosma tarafından yapılmıştır. Hem bu müzikler için hiçbir ücret almayan Cosma, aynı zamanda da filmin yapımında da büyük katkı sağlamıştır.[5]

Filmle ilgili bir diğer önemli ayrıntı ise oyuncuların neredeyse tamamının yabancı olması (oyuncuların çoğu Fransız’dır) üzerine filmin, aslen Fransızca olan diyalogları üzerine sonradan Türkçe dublaj yapılarak sunulmasıdır. Türkçe dublajda sinema ve tiyatroda güçlü isimlerden yararlanılmıştır. Carole Laure’yi Tilbe Saran, Francis Huster’ı Mustafa Alabora, Jacques Villeret’i Erol Günaydın, Zouc karakerini ise Meltem Özpınar seslendirmiştir.[6]

Filmle ilgili kısaca bilgi verdikten sonra Cumartesi Cumartesi’nin incelemesine geçecek olursak… Öncelikle; filmin toplam oyuncu kadrosunun çoğunu yabancıların oluşturması filmin bir Türk filmi olup olmadığı tartışmalarını getirebileceği açıktır ama hem yönetmenin Türk oluşu hem de hikayenin baş kahramanı sayabileceğimiz genç çiftin, Türk bir çift (çifti oynayanlar Fransız oyuncular olsa da) olarak senaryoda konumlandırılması ve diğer birkaç karakterin daha Türk olarak portrelenmesi ‘‘Cumartesi Cumartesi’’nin bir Türk filmi olduğu söylemimizi güçlendirir. Filmin genel konusuna baktığımızda yönetmenin yine bir problemi, evrensel bir problem olan iletişimsizliği ve tüm kargaşası, elektronik kasaları, boğucu iş saatleri, tüketime çağıran büyük alışveriş merkezleri, iki güne hatta pazarı dinlenme günü olarak alırsak sadece bir güne her şeyin sıkıştırılması adeta zorunlu olan yapısı ile gelişmiş toplumlarda iletişimsizliğin aldığı korkunç boyutu göstermeyi amaçladığı ve bu amacını da filme yayılmış olan minik öykülerle, kimi zaman birbirinden bağımsız kimi zamanda birleşen minik hikayeciklerle çok iyi bir şekilde aktarmayı başardığını söyleyebiliriz.

Yönetmen filminde müzik öğesini Otobüs’te olduğu gibi yine son derece yetkin bir şekilde kullanmayı başarmıştır. Viladimir Cosma’nın sempatik ve  hızlı tempolu müziği yine en az müzik kadar tempolu, koşuşturmalı bir günü anlatmada oldukça pekiştirici bir unsur olarak ortaya çıkmaktadır. Sessiz filmlerdeki kovalamaca sahnelerine eşlik eden müzikleri ya da kovboy parodilerinde kullanılan müzikleri de andıran sempatik ve hızlı müzik eşliğinde kasabın şehrin meydanında elinde satırla çalışma arkadaşını kovaladığı sahne müziğin sahnelerin etkileyiciliği üzerindeki başarısını kanıtlar niteliktedir. Yönetmen müziği o kadar profesyonelce ve yerinde kullanmıştır ki izleyenler olarak ister istemez karmaşası, aksilikleri ve koşuşturması ile hızlı mı hızlı bir Cumartesi gününü, filmde anlatılan o Cumartesi’yi adeta yaşar, oturduğumuz koltuktan sanki kendimiz deneyimliyormuşuzcasına duyumsarız.

Filmde ‘‘bir şey’’lere tutsak olma öğesi çok güzel işlenmiştir. Genel olarak herkes çok gelişmiş toplumun yarattığı kaosa ve yükümlülüklere tutsaktır. Özelde ise, kimi alışveriş listelerine, Cumartesi günü yapılması şart olan işlere, dişçi randevularına tutsak kimi ise sistemin dayattığı güzel olmak, yenilenmek trendlerine ayak uydurmak için güzellik salonlarına, moda olduğu için yapılması şart olan komik saç şekillerine tutsaktır. Hep bir şey yapılmak zorundadır. Oturmak ve nefes almak söz konusu değildir. Hareket etmeyen, kapitalist düzenin şartlarını ya da popüler kültürün dayatmalarını ve trendlerini takip etmeyen kişi var olamaz. Bu tutsaklıklar sonucu ortaya çıkan şey korkunç boyutta bir iletişimsizliktir.

Kasabın Rüyası belki de sembolik kullanımların en yoğun olduğu kısımdır. Kasabın hayatı hep etlerle çevrilmiştir. Çalıştığı kasap dükkânında her gün kesip biçtiği etler, bağlayıcı iş saatleri ve bir yerde hareketsiz durmaktan ötürü et bağlamış çalışma arkadaşları ve kendi etlerle bezeli koca gövdesi, evde öyle amaçsızca oturduğu için ve belli ki sürekli yediği için oldukça yağ bağlamış bir eş… Hep et, daima et… Et adeta endüstrileşmiş toplumun mekanikleşip, insanları tutsak etmiş düzeninde kasabın kendisine ve emeğine yabancılaşma simgesi olarak verilmiştir. Kasap belki de bu çevresindeki boğucu hayat, sevmediği eşi ve haz almadığı suratsız iş arkadaşlarını ve kendi şişman gövdesinden duyduğu nefreti kesip yok etmek için rüyasında karısını kesip büyük bir salam yapmıştır. Rüyasında idam edilmeden önce son arzu olarak bu salamı yeme isteğinde bulunması da tüm bu hayal kırıklıklarını, hayatında hoşlanmadığı ve yabancılaşmasına neden olan tüm unsurları ve bireyleri yeme, yok etme arzusundan gelmektedir. Rüyasında çıktığı duruşmada ‘‘Karını neden öldürdün?’’ sorusu kasaba yöneltildiğinde adamın daimi olarak gayet saf ve sakin bir tavırla ‘‘Özür dilerim bir daha yapmam’’ demesi de son derece önemli bir detaydır zira burada yönetmen bir kez olsun çıldırıp sisteme, kendisini yabancılaştıran unsurlara isyan etmeyi başaran insanın ne yaparsa yapsın sistemin efendilerine günün sonunda özür dileyeceğinin ve boyun eğeceğinin mesajını en etkin bir şekilde sunar. Sonunda kasap karısını öldüremez belki ama onu iş saatlerine bağlayan, yabancılaştıran kasap dükkânına olan öfkesini belki de üç iş arkadaşını bıçaklayıp öldürerek alma yoluna gider. Burada son derece trajikomik ve endüstrileşmiş, fazla gelişmiş toplumun insanı işe ve kazanca olan tapışını sergileyen son derece ironik bir olay gerçekleşir. Kasap dükkanında üç iş arkadaşları ölmesine rağmen dükkanın patronu ve diğer çalışanların polislerin bugünlük dükkanı kapatmak isteyip istemediklerini sormaları üzerine gayet sakin bir şekilde ‘‘Gerek yok, çalışırız. Bugün Cumartesi, çok müşteri olur.’’ demeleri az cümleyle çok şey anlatmaktadır. Filmin aynı zamanda senaristliğini de yapan Okan yine eleştirdiği düzeni bu tip ufak ayrıntılarla son derece etkin bir şekilde hicvetmeyi başarmıştır.

Filmde sürekli olarak ‘‘Bugün de hiçbir şey yapamadık…’’ cümlesini duyarız. Türlü aksilikler genç çiftin peşini bırakmadığı için çiftimiz istedikleri ve amaçladıkları şeyleri yapamamıştır; doğru, ama yönetmenin sürekli bu ‘bir şey yapamama’ olayına dikkat çekişinin sebebi; çok gelişmiş kapitalist toplumların, içinde yaşayan bireylere sürekli bir şey yapmayı şart koşması ve bu işler bitince önüne yeni işler koyup yine ‘‘Tühhh! Bir şey yapamadık bugün de!’’ hissini yeniden ve yeniden yaşatmasıdır.  Alışveriş merkezlerine ve süpermarketlere gidip türlü yemek alınmalı, fotoğraf makinesi tamirciden alınmalı, saçlar yaptırılmalı, dişler dişçiye gösterilmelidir. Yani sürekli gerekli gereksiz zorunluluklar yüklemektedir mevcut sistem. Sonunda ise insanı hiçbir şey başarmamışçasına yetersiz hissettirmekte ve tüm bu karmaşa içinde de iletişimi yok etmektedir. Meral’in saçlarını hediye paketi gibi yaptırmasından ötürü onu doğal haliyle sevdiğini söyleyip boşu boşuna zamanını ve parasını moda denen bu saç şekillerine verdiğini söyleyen Sümer’in bu sözlerine önce oldukça öfkelenen Meral’in, güzellik salonunda kadınların acınası hallerini gözlemlemesi üzerine yaptırdığı saçlarını bozup, doğal haline getirişi ve Sümer’in sürekli bir tüketim çılgınlığı içinde süpermarkette yiyeceklere, eşyalara saldıran kişilerin arasında sonunda dayanamayıp ‘‘Yeter!’’ dercesine Meral’i kolundan çektiği gibi dışarı sürüklemesi… İşte bunlar da zorunluluklara, yapılması gereken işlere ve tüketime boğulmuş, nefes alamayacak halde sıkışmış çok gelişmiş toplum insanının haykırış koparmadan atılan çığlıklarıdır. Tunç Okan yine etkin ve özgün yönetimiyle sıkışmışlığı ve çok gelişmiş toplum içinde kapa kısılmış insanın durumunu son derece başarılı bir şekilde vermeyi başarmıştır.

 Filmin Popüler Sinemayla Kıyaslaması:

Filmin bir popüler sinema ürünü olmadığını; daha çok ufak bütçeli, kendi halinde, orijinal, sempatik, ticari kaygı gütmeden minik hikayeleri tevazu içinde vermeyi başaran bir Avrupa filmi görüntüsünde olduğunu söylememiz mümkündür. Peki, film neden popüler sinema ürünü değildir?

1) Filmde çiftimiz olaylar etraflarında dönmesi bakımından başkarakterler olarak ekrana yansısa da yan karakterlerin de verildiği ve gayet adil bir şekilde izleyiciye sunulduğu görülmektedir. Öyle ki kasabın ruh haline son derece net bir şekilde eşlik eder Okan’ın kamerası ve karakterin iç dünyasına dair ipuçları almamızı sağlar. Bu popüler sinemada çok da görülen bir özellik değildir çünkü popüler filmlerde genelde her zaman başkarakterler üzerinden yansır olaylar.

2) Filmde katarsis duygusu finalde Sümer’in ‘‘Yeterrrrr’’ der nitelikteki hareketi ve zorunluluklara, alışverişlere olan tepkisini ortaya koyuşuyla ve genç çiftin birbirlerini sonsuza kadar seveceklerini söylemeleri ile sağlanır; fakat filmdeki her öykü ana öykü sayılabilecek nitelikte olduğu için bu öykücüklerin çoğunun hatta hepsinin sempatik fakat yüksek oranda sinir bozucu bir şekilde bitmesi(kasabın iş arkadaşlarını kesmesi, minik haylazın hocasını yaramazlıkları ile adeta ağlatması vb…) ve aksiliklere kurban gider nitelikte sona ermesi katarsis duygusunu filmin genelinde yaşamamızı engeller. Her hikaye rahatlama duygumuzu yüceltmez ama bir Cumartesi günü yaşanabilecek kadar gerçekçi bir şekilde sunulur.

3) Film iddialı, izleyici çekmek için hazırlanan bir konuya sahip değildir(gündelik olayları anlatmaktadır). Filmin amacı da anlaşıldığı üzere zaten ticari kazanç değil bir problemi, günümüz gelişmiş toplumlarının problemini yani iletişimsizliği ve tüketime, iş saatlerine, güzellik salonlarına, trendlere, ürünlere mahkum oluşun getirdiği tutsaklığı işlemektir. Popüler sinemanın aksine Okan bu filminde sistemi ve sistemin dayattığı düzeni, zorunlulukları cesurca fakat bir o kadar da sempatik bir şekilde eleştirmektedir.

http://alkislarlayasiyorum.com/icerik/14148/cumartesi-cumartesi-bu-ne-bu


[1] Şükran Esen, 80’ler Türkiyesi’nde Sinema, 2. Bası, İstanbul: Beta Basım Yayım,  2000,  s.134.

[2] Esen, s.135 dipnot 54’ten alıntı.

[3] Gala Film, Cumartesi Cumartesi DVD İç Kapağından  alınmıştır.

[4] Gala Film, Cumartesi Cumartesi DVD İç Kapağından  alınmıştır.

[5] Gala Film,  Cumartesi Cumartesi DVD İç Kapağından  alınmıştır.

[6] Gala Film, Cumartesi Cumartesi DVD İç Kapağından  alınmıştır.

erge