Etiket arşivi: azınlık sinema

A Girl Like Me: The Gwen Araujo Story (2006)

a-girl-like-me-the-gwen-araujo-story-movie-poster-2006-1020372374

Film gerçek hayattan kesintiler sunmaktadır. Transeksüel genç bir kadının hikayesini anlatmaktadır; Gwen Araujo’nun hikayesini…

Transeksüelite gerçekten karışık bir konu. Bir transeksüel kadın olarak Gwen’in neler hissettiklerini, nasıl bir savaş verdiğini, içinde barındırdıklarını çok iyi anlayabiliyorum. Ailesi  ile yaşadığı karmaşa, ”içgüdüsel” olarak hareket ettiği duyguları, beğenileri tarzı  her bir şeyi ben de yaşadım.

Aile içinde ”ilk belirtileri” çocuk yaşta gösteren Gwen, annesi tarafından şiddete maruz kaldı. Kabullenmesi zor bir konuydu. Çocukluktan ergenliğe geçişte hormonların da vermiş olduğu etki ile olmak istediği cinsten daha uzak bir görüntüye sahip olan Gwen artık kendini saklayamıyordu. Sütyen satın alması, okula giderken ruj sürmesi, okulda erkekler tarafından şiddete maruz kalması ve ablasının onu koruması; her şey…

LGBT Derneğine üye olması ve annesinin de orada yer almasını istemesi üzerine Gwen artık kimliğini yaşamaya başlamıştı. Saçları uzamıştı. İstediği, olmak istediği cinse ait elbiselerini seçmişti.

Gwen’i ve bir çok transeksüel kadını ben de çok iyi anlıyorum. Ben de onlardan bir tanesiyim. Biz aslında hep ”olmak istediğimizdik.”

Bize doğuştan verilen şeyleri kabul etmiyorduk sadece. Bu bir isyan değildi; bu bir karşı çıkış olma durumu değildi. Bu tamamen içgüdüsel bir hareketti. Nasıl mavi göz rengine sahipsek, bu da onun gibi bir şeydi. Sevdiğimiz bir müziği ”sevme halimizdi”.

Gwen kısa süreceğini bilmediği yolculuğuna devam ederken, bir adama aşık oldu. Her kadın gibi o da kalbinin gizli perdesini açmıştı. ”Bir kadının kalbi bir okyanus gibidir.” demiş Rose Dawson. Gwen de aynen böyle, okyanus gibi derin sevmişti bu adamı.  O hiç düşünmemişti bir sonraki adımı. Ama biliyordu; Gwen farklıydı.

Filmde de göreceksiniz bu iki aşığı. Çok güzel günler geçirirler. Aşık olduğu kişi aile yemeğine gelir ve ailesi ile tanışır. Belki de Gwen onun da diğer kızlar gibi olduğunu, sıradışı bir özelliği olmadığını gösteriyordu ”bir sonraki felaket” için.

Annesi ile tartışırlar ve annesi adama Gwen’in transeksüel olduğunu söyler. Gwen yıkılmıştır. Ona Gwen söyleyecektir…

Sonrası ise Gwen’in isyanı ve bazı arkadaşları tarafından uğradığı büyük felaket… Ve ölüm…

Ben Gwen’i çok iyi anlayabiliyorum. Onun yaşadığı o isyankar duygu. Kendini kanıtlamak. Şişenin dibine vurduğu tehlikeli kumar oyunu.

Annesinin Gwen’in ölümünde sonra aktivist kimliği ile kendini göstermesi; böyle insanlarında var olduğunu. Hep birilerinin ölmesi mi gerekiyor? Size soruyorum. Bir düşünün. Sevin bizi. Aşık olun. Yaşanacak çok şey var inanın bizlerde…

Filmi izleyin… Gwen size çok şey anlatacaktır. O da bir kadındı. Kendini kanıtladı; herkesten önce kendisine. Seni seviyorum Gwen Araujo…

Film için yapılmış bir hayran videosunu izlemek için;

elakadro

Fruitvale Station (2013)

FRUITVALE STATION

Bu sene Film Ekimi‘nde gösterilen Frutivale Station, demokrasiyi dünyaya leblebi gibi dağıtan Amerika’da bir hortlak gibi sessizce gezen ırkçılığı bize hatırlatıyor, farkına varmamızı sağlıyor. Özellikle polisin, rengi siyah olana gösterdiği takdire şayan tahammülü kendi polisimize de örnek olacak şekilde…

Filmin senaryosu hakkında etraflıca bilgi vermek ve filmi herkesin izlemiş olduğunu varsayarak kritiğini yapmak yerine aslında filmin verdiği mesajın çevresinde konuşacak olursak daha sağlıklı olur kanaatindeyim.

Oscar Grant, yılbaşı akşamında geçmişinde karıştığı bir olayın peşinden geldiğini bilmeden eğlence amaçlı dışarı çıkar ama bir şekilde olaylar sarpa sarar ve polis kurşunuyla can verir. [1] Bunu söylüyorum çünkü bu bir gerçek. Yaşandı, var yani. Kurgu olsaydı bu yapılan belki “spoiler” alanına girerdi ama Oscar Grant Amerika’da hak aramanın, haksızlığa uğrayanların binlerce sembolünden birisi haline gelmiş.

Festus Okey'in cenaze töreni

Oscar Grant’e baktığınızda gözleriniz eğer “az” olana aşinaysa hemen Türkiye’de can veren Festus Okey‘i anımsayacaksınız.

Unutulan bir siyahi… Bunun gibi Türkiye’de azımsanan, az olduğu için üzerinde tahakküm kurulmaya çalışılan insanları…

Lafı uzatmadan son olarak şunu söylemek lazım: Bu film sizi üzecek, canınızı sıkacak ve kendi halinde yaşayan, rengarenk kurduğu dünyasında kimseye karışmadan yaşamaya çalışan insanların da dikkatini çekecektir. Benim boğazımda gemici düğümüyle atılan bir ilmek oluşmuştu mesela.

İyi seyirler. [2]

[1] Olay Videosu:

[2] Filmin Fragmanı:

resul

The Help (2011)

1960’ların başı… Amerika… Bugün kendini “özgürlükler ülkesi” olarak tanımlayan Amerika’da ırkçılığın kol gezdiği, “American Dream” kavramının bazıları için yalnızca kötü bir düş, hatta kabus olduğu dönemler…

2011 yapımı “The Help”; beyazlar için rüya, siyahiler için ise kabus olan işte bu dönemi ele alır.  Kathryn Stockett’ın aynı adlı romanından beyazperdeye uyarlanan film; 50’li-60’lı yıllarda yaşamlarını sürdürebilmek adına, kendilerini hor görüp aşağılayan beyazların evlerinde hizmetçilik yapan “zenci” kadınların etkileyici hikayesini, Aibileen Clark ve en yakın arkadaşı Minny Jackson üzerinden anlatmaktadır.

oQM9u7284

Anneleri ya köle, ya da en fazla hizmetçi olmaya layık görülmüş olan ve kendi çocuklarını küçük yaşta okuldan almak zorunda kalıp yine kendileri gibi onları hor görecek beyazların evine teslim etmek durumda kalan, yahut da çocuklarını ırkçı saldırılarda kaybeden kadınlardan sadece ikisidir Aibileen ve Minny… Her gün işte aşağılınırken – hatta “zencilere has” belli bir mikrobu taşımaları riskine karşın, çalıştıkları evde tecrit edilircesine ayrı tuvalet kullanmaya zorlanırken-, yanlarında çalıştıkları beyazların çocuklarına onların ne kadar değerli olduklarını aşılamaya çalışan kadınlardan sadece ikisi…

İkilinin hayatı, kasabadan üniversite okumak için ayrılan, kendisini büyüten siyahi dadısına inanılmaz düşkün, idealist  Eugenia ‘Skeeter’ Phelan’ın gelişiyle değişecektir. Eugenia’nın beyazların evlerinde aşağılanan siyahi kadın hizmetçilerin anılarını derlemeyi teklif etmesiyle, önce bu teklifi görecekleri tepkilerden ötürü korkarak reddeden, ardından da tüm gemileri yakarak kabul eden Aibileen ve Minny’nin hayatı değişecektir. Artık iki kadın yalnızca sistemin onlara dayattıkları ile sınırlı kalmak zorunda olmadıklarını anlayacak ve kendi hikayelerinin yazarı olmaya karar verecektir.

the-help-duygularin-rengi-2011

Tate Taylor’ın hem senaryosunu yazıp hem yönettiği The Help,  duygusal öğelerin esprilerle harika bir kıvamda harmanlanmasının yanında, oyuncuların birbirinden güçlü performanslarıyla da dikkat çekmektedir. Emma Stone, Viola Davis, Bryce Dallas Howard, Octavia Spencer, Allison Jenney ve Cicely Tayson gibi son derece güçlü bir oyuncu kadrosuyla karşımıza çıkmaktadır “The Help”. Birçok film festivalinde adaylıklar ve ödüller kazanan film, Octavia Spencer’ın “En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu” dalında kucakladığı Oscar ile de adından sıkça söz ettirmiş bulunmaktadır.

Filmin dikkat çeken bir diğer yanı ise konuyu daha da etkileyici kılan vurucu replikleridir. Özellikle Aibileen’in ve Skeeter’ın biricik dadısı Constantin’in söylediği replikler, “azınlık olarak yaşamanın ne kadar güçlü durmayı gerektirdiği” gerçeğini bize bir kez daha kanıtlar:

“Kendine acımayı bıraksan keşke. Asıl çirkinlik budur! Çirkinlik içte büyüyen bir şeydir.”

“Ölmediğin her gün, sabahları uyandığın vakit bazı kararlar alman gerekir. ‘O aptalların benim hakkımda söyledikleri kötü şeylere inanacak mıyım?’ Bu soruyu kendine sormalısın.”

“Yüreklilik sadece cesur olmakla olmaz. Yüreklilik, acizliğimize rağmen doğru olan şeyi yapmaktan geçer.”

“Her yıl onun ölüm yıldönümü nefes alamam. Sizler için sıradan bir briç günüdür oysa… Eğer pes edersen, benim yazdığım, onun yazdığı her şey ölür.”

“Bazen cesaret bir nesli es geçer. Cesareti ailemize yeniden kazandırdığın için sana müteşekkirim.”

“Tanıdığım onca insanı düşündüm. Gördüğüm ve yaptığım onca şeyi. Oğlum bir gün ailemizden bir yazar çıkacağını söylerdi. Sanırım o ben olacağım.”

Kısacası, film son yılların en etkileyici filmlerinden ve ırkçılık konusunu ele alan en başarılı eserlerden biri olmayı başarmakta ve izleyenlere unutamayacağı dakikalar vaad etmektedir.

Filmin fragmanı için;

Ek bilgi: Bugün ABD’nin siyahi bir başkanının olduğunu unutmadan,  “zenci” diye yıllarca aşağılanan siyahilerin, bugünlere gelmeden ne tür zorlu dönemler geçirmiş olduğunu gözler önüne seren birkaç fotoğrafı sizlerle paylaşarak tanıtımımızı bitiriyoruz.
dorothy-counts-one-of-the-first-black-students-to-enter-the-newly-desegregated-harry-harding-high-school-is-mocked-by-whites-on-her-first-day-of-school-2
dorothy-counts-one-of-the-first-black-students-to-enter-the-newly-desegregated-harry-harding-high-school-is-mocked-by-whites-on-her-first-day-of-school1
Fotoğraf 1 -2 :  Eylül 1957… Kuzey Carolina’daki Harry Harding Lisesi’ne kabul edilen ilk siyahi öğrencilerden olan 15 yaşındaki Dorothy Counts ile öğrenciler “rengi” yüzünden dalga geçerken…
83103021
back-of-the-bus
Fotoğraf 3 – 4: Siyahi kişilerin otobüslerin sadece “renkli ırklar içi” ayrılmış, arka koltuklarında oturup seyahat edebilme hakkı olduğu dönemlerden kareler…
erge