Etiket arşivi: azınlık sanat

Anne Frank’ın Hatıra Defteri…

Anne Frank… 1929-1945…

371531

Yahudi Katliamı Döneminde yaşamış bir genç kız.Hitler’in başında olduğu bu dönemde binlerce yahudi insan katledildi… Anne Frank’ı onlardan ayıran en büyük özelliği ise babasının ona doğum gününde hediye ettiği günlüğüdür. O günlükte yazılanlar ileride onu gerçekten ”ünlü” ve ”efsanevi” bir ikon haline getirecektir. Biraz Anne’yi tanıyalım şimdi sizlerle…

Anne Frank, hayalleri olan, ileride ünlü bir yazar olmak isteyen, okulunda başarılı, aile içinde sevilen bir küçük kızdır. Bakmayın siz onun küçük bir kız olduğuna, O gerçekten içinde inanılmaz olgun bir ruhu barındıran bir karakterdir.

Babası Otto Frank ile geçirdiği saniyelerde  çok mutlu olan Anne, her kız gibi babasına aşıktır. Ablası ile de öyledir. Margot ile ilk genç kadınlığa geçiş deneyimini yaşayacaktır. Onun yanında olacaktır.  Annesini çok sevsede Anne, bazen tartışır durur. Fikir çatışmazlıkları yaşarlar.

Amsterda yaşarken bir gün Miep Gies’ten haber gelir. Naziler Amsterdam’ı fethetmeye gelmişlerdir. Frank ailesi ürker ve korkar.
Baba Otto Frank hemen Miep ile görüşme yapar ve tam 2 yıl saklanacakları bina için hazırlık yaparlar.

Anne korkmuştur. Kendilerine yapılan bu hayvan muamelesine ( ki hayvanlara bile böyle davranmak o kadar çok yanlışken)
anlam verememiştir.

Hazırlıklar yapılır ve binaya geçilir. Orada kendileri gibi saklanan bir başka aile ile karşılaşırlar; tanışırlar ve ortama uygun bir şekilde yaşamaya başlarlar.

ap_anne_frank_jef_120611_wmain

Tam koca 2 yıl… Anne babasının ona hediye ettiği günlüğe yazmaya başlar. Kelimeler akar, geçer her duygunun üstünden.
Anne her duyguyu yaşar. İlk aşkını, kedisini, ablasını, babasını , annesini her şeyi yaşar. Göz yaşlarınızı tutamayacağınız bir hazinedir o günlük.

Benim için o kadar değerlidir ki o gizlenmişlik ile yazılan kelimeler… Bir öteki olmanın vermiş olduğu korku ile karışık, ”Biz de buradayız!” deme şekli… Ortaya karışık direniş!

2 yıl sonra… Polisler Frank ailesinin saklandığı yeri bulurlar ve basarlar. Yakalanmıştırlar. O kargaşa içinde Anne ürkek bir halde ağlayarak eşyalarını hazırlar. Günlük ise o karmaşıklıkta yere düşmüştür, ama rengi ile kendini belli ediyordur. Frank ailesi kampa gönderilmek üzere çıkarlar binadan. Anne son kez arkasına bakar ve bize, ”Hoşçakal” der…

Miep günlüğü bulur. Ve Anne’nin geri dönüşü için saklar.
Ama ne yazık ki Anne geri dönememiştir. Önce annesi, sonra ablası tifodan ölür. Anne ise kalbimde; kalbimizde yaşamaya devam eder…

Anne’yi daha yakından tanımak istiyorsanız eğer şu linkteki filmi izlemelisiniz:

Anne’yi araştırdığınızda lütfen onun gözlerine bakın fotoğraflarda; ne demek istediğimi anlayacaksınız. O ölümsüz bir kahramandır, her bir cümlemizde…
Sevgiler…

elakadro

A Girl Like Me: The Gwen Araujo Story (2006)

a-girl-like-me-the-gwen-araujo-story-movie-poster-2006-1020372374

Film gerçek hayattan kesintiler sunmaktadır. Transeksüel genç bir kadının hikayesini anlatmaktadır; Gwen Araujo’nun hikayesini…

Transeksüelite gerçekten karışık bir konu. Bir transeksüel kadın olarak Gwen’in neler hissettiklerini, nasıl bir savaş verdiğini, içinde barındırdıklarını çok iyi anlayabiliyorum. Ailesi  ile yaşadığı karmaşa, ”içgüdüsel” olarak hareket ettiği duyguları, beğenileri tarzı  her bir şeyi ben de yaşadım.

Aile içinde ”ilk belirtileri” çocuk yaşta gösteren Gwen, annesi tarafından şiddete maruz kaldı. Kabullenmesi zor bir konuydu. Çocukluktan ergenliğe geçişte hormonların da vermiş olduğu etki ile olmak istediği cinsten daha uzak bir görüntüye sahip olan Gwen artık kendini saklayamıyordu. Sütyen satın alması, okula giderken ruj sürmesi, okulda erkekler tarafından şiddete maruz kalması ve ablasının onu koruması; her şey…

LGBT Derneğine üye olması ve annesinin de orada yer almasını istemesi üzerine Gwen artık kimliğini yaşamaya başlamıştı. Saçları uzamıştı. İstediği, olmak istediği cinse ait elbiselerini seçmişti.

Gwen’i ve bir çok transeksüel kadını ben de çok iyi anlıyorum. Ben de onlardan bir tanesiyim. Biz aslında hep ”olmak istediğimizdik.”

Bize doğuştan verilen şeyleri kabul etmiyorduk sadece. Bu bir isyan değildi; bu bir karşı çıkış olma durumu değildi. Bu tamamen içgüdüsel bir hareketti. Nasıl mavi göz rengine sahipsek, bu da onun gibi bir şeydi. Sevdiğimiz bir müziği ”sevme halimizdi”.

Gwen kısa süreceğini bilmediği yolculuğuna devam ederken, bir adama aşık oldu. Her kadın gibi o da kalbinin gizli perdesini açmıştı. ”Bir kadının kalbi bir okyanus gibidir.” demiş Rose Dawson. Gwen de aynen böyle, okyanus gibi derin sevmişti bu adamı.  O hiç düşünmemişti bir sonraki adımı. Ama biliyordu; Gwen farklıydı.

Filmde de göreceksiniz bu iki aşığı. Çok güzel günler geçirirler. Aşık olduğu kişi aile yemeğine gelir ve ailesi ile tanışır. Belki de Gwen onun da diğer kızlar gibi olduğunu, sıradışı bir özelliği olmadığını gösteriyordu ”bir sonraki felaket” için.

Annesi ile tartışırlar ve annesi adama Gwen’in transeksüel olduğunu söyler. Gwen yıkılmıştır. Ona Gwen söyleyecektir…

Sonrası ise Gwen’in isyanı ve bazı arkadaşları tarafından uğradığı büyük felaket… Ve ölüm…

Ben Gwen’i çok iyi anlayabiliyorum. Onun yaşadığı o isyankar duygu. Kendini kanıtlamak. Şişenin dibine vurduğu tehlikeli kumar oyunu.

Annesinin Gwen’in ölümünde sonra aktivist kimliği ile kendini göstermesi; böyle insanlarında var olduğunu. Hep birilerinin ölmesi mi gerekiyor? Size soruyorum. Bir düşünün. Sevin bizi. Aşık olun. Yaşanacak çok şey var inanın bizlerde…

Filmi izleyin… Gwen size çok şey anlatacaktır. O da bir kadındı. Kendini kanıtladı; herkesten önce kendisine. Seni seviyorum Gwen Araujo…

Film için yapılmış bir hayran videosunu izlemek için;

elakadro

Öğretmen – Frank McCourt

İrlanda’nın Limerick kentinde geçen çocukluk yıllarını kaleme aldığı “Angela’nın Külleri” ve bir İrlandalı olarak New York’ta geçirdiği zorlu mu zorlu ilk yıllarını anlattığı “Umuda Doğru” romanları ile edebiyat severlerinin büyük ilgi ve beğenisini kazanan Frank McCourt; serinin üçüncü kitabı olan “Öğretmen”de, New York liselerinde otuz altı yıl İngilizce öğretmenliği yaptığı yılları bize aktarıyor.

ogretmen

“Zil çaldı ve beni konfeti yağmuruna tuttular. Güzel bir yaşam geçirmemi söylediler. Ben de onlara aynısını diledim. Üstümde renk renk konfetilerle koridordan yürüdüm.

Birileri seslendi. ‘Hey, Bay McCourt, bir kitap yazmalısınız.’

Deneyeceğim.” cümleleriyle son bulan kitap hem ikinci romanda belirtildiği şekilde, en büyük hayali öğretmen olabilmek olan genç İrlandalı oğlanın hayalini gerçekleştirdiği yılları sempatik ve akıcı bir üslup ile aktarıyor hem de McCourt’un otuz altı yıllık öğretmenlik mesleğinin yaşamına bir yazar olarak nasıl yön verdiğini anlatıyor.

McCourt bu üçüncü romanında da bizlere, “Hayatta her şey mümkün. Yeter ki yeterince isteyin.” mesajını vermeyi ve okurlarını gülümsetmeyi başarıyor. Hararetle tavsiye edilir.

erge