Kategori arşivi: Film Analizleri

Benim Çocuğum (2013)

Yönetmen: Can Candan
Görüntü Yönetmeni: Oğuz Yenen
Kurgu: Gökçe İnce
Aileler: Şule Ceylan, Ömer Ceylan, Pınar Özer, Nilgül Yalçınoğlu, Zeki Yalçınoğlu, Smea Yakar, Günseli Dum.
listag
Can Candan’ın yönetmenliğinde çekilen Benim Çocuğum, bir ”aile filmi”dir. Bir çok ödül almıştır.

Filmin ilk oluşması ise, 2010 yılında Boğaziçi Üniversitesi’nde Listag Aile Grubu’nun içinde yer aldığı bir söyleyişi de Can Candan’ın katılmasıyla ve orada onları dinlemesi üzerine gerçekleştirmiştir.

Can, çok duygulanmıştır aileleri dinlediğinde ve kendisine şu soruyu sormuştur: ”Ya benim çocuğum da böyle olsaydı?”  Bunun üzerine bu filmi hayata katmak istemiştir. Çekimleri 2011-2012 yıllar arasında gerçekleşmişir.

Transfobinin ve homofobinin etkisin azaltmak için ve önyargıları kırmak için duyarlı bir şekilde hazırlanan film bir çok sinemada ve Türkiye’nin dört bir yanında gösterime sunulmuştur.
Bir düşünün… Ailenizden birisi, çevrenizden birisi, arkadaş çevrenizden ya da partnerinizden biri ya size LGBTT bir birey olduğunu söylerse ne yapardınız? Onu dışlar mıydınız? Yoksa kabul eder miydiniz?Koşulsuz sevgi neydi? Bir annenin, bir babanın çocuğuna duygu özel bir duygu mu?

Bir gün erkek çocuğunuz size, ”Ben aslında kızım” derse ne yapardınız? Ya da kızınız, ”Ben kızlardan hoşlanıyorum.” dese ne tepki verirdiniz?

Her şeyden öte bu filmin temsilciğini yaptığım ve filmdeki annenin kızı olarak yer aldığım için kendimle gurur duyuyorum.

Anlatacak çok şey var aslında sizlere. Ama genel hatları ile söyleyebileceğim tek şey, lütfen bu filmi izleyin ve olabildiğince bir çok insana ulaştırın.

Biliyorum; biliyoruz, bir yerlerde ”kurtarılmayı” bekleyen ve sesini duyurmak, ailesine açık olmak isteyen çok LGBTT birey var.
Farklı kimliklere saygı duymak zorundayız. Belki içinizde çok katı, anlayış göstermeyen birisisiniz. Sevgi ikinci sırada yer alır. Ama sevmenin ön koşulu saygıdır!

Transeksüeller ve eşcinseller her yerdeler! Unutmayın; biz her platformdayız. Bizim de annelerimiz, babalarımız, arkadaşlarımız var. Önce onlara kendimizi kabul ettirmek için savaşıyoruz. Hayır! Önce kendimiz için savaşıyoruz… Çok zor süreçlerden geçtiğimizi bilin istedim. Biz önce kendimize bir şeyleri kabul ettiriyoruz. Bir insanın içinde yaşayabileceği en zor şey kendisi ile savaşmaktır.

Toplum transfobiyi ve homofobiyi çok güzel enjekte etti bize. Ben transeksüel bir kadın olarak kendim gibi olan insanlara hep kötü göz ile baktım. ”Aaa o transeksüel, o kötü” dedim yıllarca. Ama o da benden birisiydi; aynı kaderi yaşıyorduk. Bizler de aşık oluyorduk, seviyorduk. Bizlerde ağlıyorduk, ailemiz ile  seviniyorduk.

Hep bir önyargı var. Transeksüel kadınlar hep seks işçiliği yapmak zorunda gibi gösteriliyor. Çok yanlış bir tabu bu! Yıkın her şeyi zihninizdeki, bizler sizlerin yarattığı ”renkli dünyanın renksiz insanları” değiliz. Bizler de sizler gibi birden çok rengiz.

Filmi dönecek olursak, bu filmde birden çok anne ve babayı dinleyeceksiniz. Sizi karşınıza alacaklar ve sizinle göz göze temas kurarak konuşacaklar. Yaşadıkları deneyimleri paylaşacaklar. Ağlayacaklar, gülecekler. Sizlerde ağlayacaksınız ve güleceksiniz…

Beni en çok etkileyen ise son sahne… LGBTT Pride’de bütün LGBTT bireylerin orada yer alması! İnanılmaz bir enerji hissedeceksiniz. Biraz da gözyaşı…

3 Ocak 2014 tarihinde Bursa’daydık. ” Benim Çocuğumu koskoca dünyaya sığdıramadılar!” diyen bir annenin feryadı… Melek Okan. İrem Okan’ın annesi. O kadar tatlı bir kadın ki, sizinle konuştuğunda hep içinde bir yerlerde kızının da o an var olduğunu hissettiriyor. İrem Okan, bir nefret cinayetine maruz kaldı. Melek Okan ise kızının bizlerle birlikte yaşadığını, bizimle olduğunu söyledi.

Bir çok trans cinayetleri işleniyor. Öyle ya da böyle… İntihar edenler de, etmeyenler de bu politik savaşın içinde: ”Nefret Cinayetleri Politiktir.”

Size daha önce dediğim gibi, Bursa dışında Türkiye’nin bir çok ilinde de bulunduk. Akdeniz ve Karadeniz turunda da bir çok LGBTT birey ile tanıştık, konuştuk, tartıştık. Birlikten güç doğar misali gibi…

Değerli okuyucular benim söyleyeceklerim şimdilik bu kadar. Mutlaka izleyin. Taksim Mephisto’da satılıyor almak isterseniz eğer. Önyargıları kıralım ve Dünya çok barışçıl bir yer olsun. Yaşam ve mücadele bizlerle olsun.

Filmin fragmanı;

elakadro

Cumartesi Cumartesi (1984)

Künye:[1]

Yönetmen ve Senaryo: Tunç Okan; Görüntü Yönetmeni: Roman SuarezMüzik: Vladimir Cosma Oyuncular: Francis Huster, Carole Laure, Jacques Villeret, Tunç Okan, Michel Blanc, Jean-Luc Bideau, Catherine Alric Yapım: Türk(Evren)-İsviçre(İtalio) Ortak Yapımı

vi400539ie488_500

Filmin Konusu:

Cumartesi… Tatilin ilk günü… Genellikle dinlenme günü olarak değerlendirilen ‘‘Pazar’’a bir gün kala, herkesin gezip tozmak ve en önemlisi de biriken işlerini halletmek için kullandığı, iyi değerlendirilmesi şart olan o hareketli, hunharlı gün… İşte yönetmen Tunç Okan’ın ikinci filmi ‘‘Cumartesi Cumartesi’’ filminde de İsviçre’de yaşayan, hallerinden anlaşıldığı üzere yıllardır yaşadıkları bu topluma iyice alışmış hatta oralı olmuş genç bir Türk çiftin ekseninde dönen ufak, kimi zaman sempatik, kimi zaman oldukça sinir bozucu olaylar, aksilik ve gariplikler anlatılmaktadır.  Okan’ın üçlemesinin ikinci filmi olan Cumartesi Cumartesi’nde, anlatılan o bir gün içinde neler olmaz ki…

Fantezilerine bile kabus kıvamındaki etli, kocaman gövdesiyle ansızın girip bu hayalleri mahveden karısını doğrayıp sucuk yapmak isteyen hatta rüyasında bunu başaran ve yine aynı rüyada bu sebepten ötürü idama mahkum olan ve son arzusu sorulduğunda karısından yaptığı salamı yemek istediğini belirten, karısını niye öldürdüğü sorulduğunda gayet sakin ve donuk bir şekilde ‘‘Özür dilerim, bir daha yapmam’’ diyen ve gerçekte de karısı yerine korkunçtan ziyade komik bir şekilde kasapta birlikte çalıştığı iş arkadaşlarından üçünü doğrayan kasabın trajikomik halleri; bizzat Tunç Okan’ın kendisi tarafından canlandırılan ve meydandaki bankta yanına oturan bayanları takip edip kendisine günlük bir eğlence arayan arsız Türk’ün maceraları; dişçiye gelen garip tiplerin yaşadığı komik olaylar ve gözlükleri ve cin gibi tavırları ile Cingöz Recai’yi hatırlatan haylazın diş hekimini deli edişleri; ‘‘Kuvvetli’’ lakabını kendine takmış fakat kuvvetliden ziyade zayıf mı zayıf, çelimsiz mi çelimsiz vücuduna baktığınızda cılız bir dal parçasına benzeyen garip ve nevrotik adamın ehliyet almak için üçüncü kez girdiği kurstaki hocayı deli edişleri; hayatlarını sırf karşı cinse hoş görünmek için güzellik salonlarında geçiren insanların ‘‘kozmetik tutsaklığı’’ diyebileceğimiz durumu; kendisi aylardır işsiz olan ama karısının maaşıyla gizli gizli aylık masaj randevularına giden adamın güzellik salonundan evine telefon gelmesi üzerine karısı tarafından enselenişi; bankta bulduğu küp yapbozu yapmakla uğraşıp duran fakat bir türlü başaramayan, ardından da dişçiyi deli eden Cingöz Recai haylazın küpü 2 dakika içinde yerli yerine getirmesine şaşıp kalan adamı halleri; masun, tatlı görünüşünde aslında minik bir şeytan barındıran ufaklığın ‘’mu ne mu?’’ sorularıyla ve soruların hedefi olan objeleri yere atıp kırarak ana okul öğretmenini delirtmesi, hatta ağlamasına sebep oluşu; genç çiftimiz Meral ve Sümer’in başına gelen türlü can sıkıcı, sinir zıplatıcı ve peygamber sabrı isteyen gelişmeler ve daha neler neler… İşte bunlar ve daha fazlası işlenir bir günü, yani sıradan bir Cumartesi gününü işleyen filmimizde…

Film Hakkında Bilgiler ve İnceleme:

1984 yapımı Cumartesi Cumartesi Tunç Okan’ın Otobüs filminden 7 sene sonra gerçekleştirdiği ikinci yönetmenlik denemesidir. Filmde yönetmen, senarist ve oyuncu olarak görev alan Okan, bu filmle dış göç olgusunu irdelediği üçlemesinin ikinci ayağını da oluşturmuş olur. Otobüs’te yani üçlemenin ilkinde ilk defa yurdundan çıkan ve dış göç mevzuatına giriş yapan kişiler anlatılır, üçlemenin üçüncü filmi olan Fikrimin İnce Gülü: Sarı Mercedes’te yurtdışından dönen insan aktarılırken, üçlemenin ikincisi olan bu filmimizde yurtdışında uzun süre yaşayıp oraya alışan hatta oralı olan kahramanların hikayesi sunulmaktadır. Kısacası gidenler, oradakiler ve dönenler üçlemesinin ‘‘oradakiler’’ kısmıdır Cumartesi Cumartesi’de bizlere aktarılan.

Okan, bu filmi neden yaptığını şu sözlerle ifade etmiştir:

“Çevremde, bir sürü ufak olaylar oluyordu. Olaylar büyük şeyler değildi ama, günlük yaşamın içinde dikkatimi çekiyordu. Bunları bir araya toparlamanın, arasındaki çelişkileri sergileyeceğini düşündüm. İnsan geçirdiği tüm gelişime karşın, gene de hata yapan, çok defa beceriksizleşen bir yaratıktı. Teknik düzey ise hatayı affetmiyor, mükemmeli istiyordu. Acaba, insan o salt mükemmellikte olabilir miydi? Cumartesi Cumartesi, bu düşüncelerin, gözlemlerin ürünü oldu.”[2]

Okan bu ikinci yönetmenlik denemesinde de yine ödül almayı başarmıştır. 1984-1985 Sinema Yazarları Mevsimin En İyi Türk Filmi Soruşturması’nda 9. olan film, 1985 Uluslar arası İstanbul Sinema Günlerinde ‘‘Türk Sinemasına Bakış, Ulusal Film Yarışması’’ bölümüne de katılma şerefine nail olmuştur.[3]

Kasabın fazlasıyla kilolu karısını kesip salam yapma hayallerini konu olan bölüm yani ‘‘Kasabın Rüyası’’ adlı bölüm,  Friedrich Durrenmatt’ın Türkçeye ‘‘Sucuk’’ diye çevrilen öyküsünden esinlenilerek oluşturulmuştur. Senaryosu ve diyalogları Tunç Okan’ın kendisi tarafından yazılan filme, Aziz Nesin’den eleştiri gelmiştir. Aziz Nesin, ana okulunu birbirine katıp öğretmeni deli etmek için sürekli ‘‘mu ne mu?’’ diye soran çocuğun hikayesinin kendine ait olan ‘‘Gözüne Gözlük’’ kitabındaki ‘‘Mu Ne’’ adlı öyküden alındığını ve kendisinin izni olmadığını iddia etmiştir. Fakat Tunç Okan’ın bu suçlamayı kabul etmemesi üzerine Aziz Nesin de kısa sürede bu iddiasından vazgeçmiştir.[4]

Filmin müzikleri son derece dikkat çekicidir. Bu şaşılası bir durum değildir zira film müzikleri dünyaca ünlü müzisyen, film müziklerinde mucizeler yaratan yetenekli isim, Viladimir Cosma tarafından yapılmıştır. Hem bu müzikler için hiçbir ücret almayan Cosma, aynı zamanda da filmin yapımında da büyük katkı sağlamıştır.[5]

Filmle ilgili bir diğer önemli ayrıntı ise oyuncuların neredeyse tamamının yabancı olması (oyuncuların çoğu Fransız’dır) üzerine filmin, aslen Fransızca olan diyalogları üzerine sonradan Türkçe dublaj yapılarak sunulmasıdır. Türkçe dublajda sinema ve tiyatroda güçlü isimlerden yararlanılmıştır. Carole Laure’yi Tilbe Saran, Francis Huster’ı Mustafa Alabora, Jacques Villeret’i Erol Günaydın, Zouc karakerini ise Meltem Özpınar seslendirmiştir.[6]

Filmle ilgili kısaca bilgi verdikten sonra Cumartesi Cumartesi’nin incelemesine geçecek olursak… Öncelikle; filmin toplam oyuncu kadrosunun çoğunu yabancıların oluşturması filmin bir Türk filmi olup olmadığı tartışmalarını getirebileceği açıktır ama hem yönetmenin Türk oluşu hem de hikayenin baş kahramanı sayabileceğimiz genç çiftin, Türk bir çift (çifti oynayanlar Fransız oyuncular olsa da) olarak senaryoda konumlandırılması ve diğer birkaç karakterin daha Türk olarak portrelenmesi ‘‘Cumartesi Cumartesi’’nin bir Türk filmi olduğu söylemimizi güçlendirir. Filmin genel konusuna baktığımızda yönetmenin yine bir problemi, evrensel bir problem olan iletişimsizliği ve tüm kargaşası, elektronik kasaları, boğucu iş saatleri, tüketime çağıran büyük alışveriş merkezleri, iki güne hatta pazarı dinlenme günü olarak alırsak sadece bir güne her şeyin sıkıştırılması adeta zorunlu olan yapısı ile gelişmiş toplumlarda iletişimsizliğin aldığı korkunç boyutu göstermeyi amaçladığı ve bu amacını da filme yayılmış olan minik öykülerle, kimi zaman birbirinden bağımsız kimi zamanda birleşen minik hikayeciklerle çok iyi bir şekilde aktarmayı başardığını söyleyebiliriz.

Yönetmen filminde müzik öğesini Otobüs’te olduğu gibi yine son derece yetkin bir şekilde kullanmayı başarmıştır. Viladimir Cosma’nın sempatik ve  hızlı tempolu müziği yine en az müzik kadar tempolu, koşuşturmalı bir günü anlatmada oldukça pekiştirici bir unsur olarak ortaya çıkmaktadır. Sessiz filmlerdeki kovalamaca sahnelerine eşlik eden müzikleri ya da kovboy parodilerinde kullanılan müzikleri de andıran sempatik ve hızlı müzik eşliğinde kasabın şehrin meydanında elinde satırla çalışma arkadaşını kovaladığı sahne müziğin sahnelerin etkileyiciliği üzerindeki başarısını kanıtlar niteliktedir. Yönetmen müziği o kadar profesyonelce ve yerinde kullanmıştır ki izleyenler olarak ister istemez karmaşası, aksilikleri ve koşuşturması ile hızlı mı hızlı bir Cumartesi gününü, filmde anlatılan o Cumartesi’yi adeta yaşar, oturduğumuz koltuktan sanki kendimiz deneyimliyormuşuzcasına duyumsarız.

Filmde ‘‘bir şey’’lere tutsak olma öğesi çok güzel işlenmiştir. Genel olarak herkes çok gelişmiş toplumun yarattığı kaosa ve yükümlülüklere tutsaktır. Özelde ise, kimi alışveriş listelerine, Cumartesi günü yapılması şart olan işlere, dişçi randevularına tutsak kimi ise sistemin dayattığı güzel olmak, yenilenmek trendlerine ayak uydurmak için güzellik salonlarına, moda olduğu için yapılması şart olan komik saç şekillerine tutsaktır. Hep bir şey yapılmak zorundadır. Oturmak ve nefes almak söz konusu değildir. Hareket etmeyen, kapitalist düzenin şartlarını ya da popüler kültürün dayatmalarını ve trendlerini takip etmeyen kişi var olamaz. Bu tutsaklıklar sonucu ortaya çıkan şey korkunç boyutta bir iletişimsizliktir.

Kasabın Rüyası belki de sembolik kullanımların en yoğun olduğu kısımdır. Kasabın hayatı hep etlerle çevrilmiştir. Çalıştığı kasap dükkânında her gün kesip biçtiği etler, bağlayıcı iş saatleri ve bir yerde hareketsiz durmaktan ötürü et bağlamış çalışma arkadaşları ve kendi etlerle bezeli koca gövdesi, evde öyle amaçsızca oturduğu için ve belli ki sürekli yediği için oldukça yağ bağlamış bir eş… Hep et, daima et… Et adeta endüstrileşmiş toplumun mekanikleşip, insanları tutsak etmiş düzeninde kasabın kendisine ve emeğine yabancılaşma simgesi olarak verilmiştir. Kasap belki de bu çevresindeki boğucu hayat, sevmediği eşi ve haz almadığı suratsız iş arkadaşlarını ve kendi şişman gövdesinden duyduğu nefreti kesip yok etmek için rüyasında karısını kesip büyük bir salam yapmıştır. Rüyasında idam edilmeden önce son arzu olarak bu salamı yeme isteğinde bulunması da tüm bu hayal kırıklıklarını, hayatında hoşlanmadığı ve yabancılaşmasına neden olan tüm unsurları ve bireyleri yeme, yok etme arzusundan gelmektedir. Rüyasında çıktığı duruşmada ‘‘Karını neden öldürdün?’’ sorusu kasaba yöneltildiğinde adamın daimi olarak gayet saf ve sakin bir tavırla ‘‘Özür dilerim bir daha yapmam’’ demesi de son derece önemli bir detaydır zira burada yönetmen bir kez olsun çıldırıp sisteme, kendisini yabancılaştıran unsurlara isyan etmeyi başaran insanın ne yaparsa yapsın sistemin efendilerine günün sonunda özür dileyeceğinin ve boyun eğeceğinin mesajını en etkin bir şekilde sunar. Sonunda kasap karısını öldüremez belki ama onu iş saatlerine bağlayan, yabancılaştıran kasap dükkânına olan öfkesini belki de üç iş arkadaşını bıçaklayıp öldürerek alma yoluna gider. Burada son derece trajikomik ve endüstrileşmiş, fazla gelişmiş toplumun insanı işe ve kazanca olan tapışını sergileyen son derece ironik bir olay gerçekleşir. Kasap dükkanında üç iş arkadaşları ölmesine rağmen dükkanın patronu ve diğer çalışanların polislerin bugünlük dükkanı kapatmak isteyip istemediklerini sormaları üzerine gayet sakin bir şekilde ‘‘Gerek yok, çalışırız. Bugün Cumartesi, çok müşteri olur.’’ demeleri az cümleyle çok şey anlatmaktadır. Filmin aynı zamanda senaristliğini de yapan Okan yine eleştirdiği düzeni bu tip ufak ayrıntılarla son derece etkin bir şekilde hicvetmeyi başarmıştır.

Filmde sürekli olarak ‘‘Bugün de hiçbir şey yapamadık…’’ cümlesini duyarız. Türlü aksilikler genç çiftin peşini bırakmadığı için çiftimiz istedikleri ve amaçladıkları şeyleri yapamamıştır; doğru, ama yönetmenin sürekli bu ‘bir şey yapamama’ olayına dikkat çekişinin sebebi; çok gelişmiş kapitalist toplumların, içinde yaşayan bireylere sürekli bir şey yapmayı şart koşması ve bu işler bitince önüne yeni işler koyup yine ‘‘Tühhh! Bir şey yapamadık bugün de!’’ hissini yeniden ve yeniden yaşatmasıdır.  Alışveriş merkezlerine ve süpermarketlere gidip türlü yemek alınmalı, fotoğraf makinesi tamirciden alınmalı, saçlar yaptırılmalı, dişler dişçiye gösterilmelidir. Yani sürekli gerekli gereksiz zorunluluklar yüklemektedir mevcut sistem. Sonunda ise insanı hiçbir şey başarmamışçasına yetersiz hissettirmekte ve tüm bu karmaşa içinde de iletişimi yok etmektedir. Meral’in saçlarını hediye paketi gibi yaptırmasından ötürü onu doğal haliyle sevdiğini söyleyip boşu boşuna zamanını ve parasını moda denen bu saç şekillerine verdiğini söyleyen Sümer’in bu sözlerine önce oldukça öfkelenen Meral’in, güzellik salonunda kadınların acınası hallerini gözlemlemesi üzerine yaptırdığı saçlarını bozup, doğal haline getirişi ve Sümer’in sürekli bir tüketim çılgınlığı içinde süpermarkette yiyeceklere, eşyalara saldıran kişilerin arasında sonunda dayanamayıp ‘‘Yeter!’’ dercesine Meral’i kolundan çektiği gibi dışarı sürüklemesi… İşte bunlar da zorunluluklara, yapılması gereken işlere ve tüketime boğulmuş, nefes alamayacak halde sıkışmış çok gelişmiş toplum insanının haykırış koparmadan atılan çığlıklarıdır. Tunç Okan yine etkin ve özgün yönetimiyle sıkışmışlığı ve çok gelişmiş toplum içinde kapa kısılmış insanın durumunu son derece başarılı bir şekilde vermeyi başarmıştır.

 Filmin Popüler Sinemayla Kıyaslaması:

Filmin bir popüler sinema ürünü olmadığını; daha çok ufak bütçeli, kendi halinde, orijinal, sempatik, ticari kaygı gütmeden minik hikayeleri tevazu içinde vermeyi başaran bir Avrupa filmi görüntüsünde olduğunu söylememiz mümkündür. Peki, film neden popüler sinema ürünü değildir?

1) Filmde çiftimiz olaylar etraflarında dönmesi bakımından başkarakterler olarak ekrana yansısa da yan karakterlerin de verildiği ve gayet adil bir şekilde izleyiciye sunulduğu görülmektedir. Öyle ki kasabın ruh haline son derece net bir şekilde eşlik eder Okan’ın kamerası ve karakterin iç dünyasına dair ipuçları almamızı sağlar. Bu popüler sinemada çok da görülen bir özellik değildir çünkü popüler filmlerde genelde her zaman başkarakterler üzerinden yansır olaylar.

2) Filmde katarsis duygusu finalde Sümer’in ‘‘Yeterrrrr’’ der nitelikteki hareketi ve zorunluluklara, alışverişlere olan tepkisini ortaya koyuşuyla ve genç çiftin birbirlerini sonsuza kadar seveceklerini söylemeleri ile sağlanır; fakat filmdeki her öykü ana öykü sayılabilecek nitelikte olduğu için bu öykücüklerin çoğunun hatta hepsinin sempatik fakat yüksek oranda sinir bozucu bir şekilde bitmesi(kasabın iş arkadaşlarını kesmesi, minik haylazın hocasını yaramazlıkları ile adeta ağlatması vb…) ve aksiliklere kurban gider nitelikte sona ermesi katarsis duygusunu filmin genelinde yaşamamızı engeller. Her hikaye rahatlama duygumuzu yüceltmez ama bir Cumartesi günü yaşanabilecek kadar gerçekçi bir şekilde sunulur.

3) Film iddialı, izleyici çekmek için hazırlanan bir konuya sahip değildir(gündelik olayları anlatmaktadır). Filmin amacı da anlaşıldığı üzere zaten ticari kazanç değil bir problemi, günümüz gelişmiş toplumlarının problemini yani iletişimsizliği ve tüketime, iş saatlerine, güzellik salonlarına, trendlere, ürünlere mahkum oluşun getirdiği tutsaklığı işlemektir. Popüler sinemanın aksine Okan bu filminde sistemi ve sistemin dayattığı düzeni, zorunlulukları cesurca fakat bir o kadar da sempatik bir şekilde eleştirmektedir.

http://alkislarlayasiyorum.com/icerik/14148/cumartesi-cumartesi-bu-ne-bu


[1] Şükran Esen, 80’ler Türkiyesi’nde Sinema, 2. Bası, İstanbul: Beta Basım Yayım,  2000,  s.134.

[2] Esen, s.135 dipnot 54’ten alıntı.

[3] Gala Film, Cumartesi Cumartesi DVD İç Kapağından  alınmıştır.

[4] Gala Film, Cumartesi Cumartesi DVD İç Kapağından  alınmıştır.

[5] Gala Film,  Cumartesi Cumartesi DVD İç Kapağından  alınmıştır.

[6] Gala Film, Cumartesi Cumartesi DVD İç Kapağından  alınmıştır.

erge

Fikrimin İnce Gülü: Sarı Mercedes (1992)

Künye:[2]

Yönetmen: Tunç Okan Görüntü Yönetmeni: Orhan Oğuz Senaryo: Tunç Okan, Macit Koper  Müzik: Viladimir Cosma Oyuncular: İlyas Salman, Valedie Lemonie, Menderes Samancılar, Serra Yılmaz,Tuncay Akça, Saadet Gürses  Yapım: Türk, Fransız Alman Ortak Yapım Yapım Şirketi: Odak

Filmin Konusu:

Rengini baldan almış, Bayram’ı ise kendinden almış, ‘‘yar’’ a eş ve büyük adam olabilme hırsının simgesi Balkız; yani Bayram’ın biricik Sarı Mercedes’i… Adalet Ağaoğlu’nun romanından uyarlanan ve yönetmen Tunç Okan’ın üçüncü filmi olan Fikrimin İnce Gülü: Sarı Mercedes fimi; Almanya’da çöpçülük yapıp canla başla biriktirdiği paralarla çocukluğundan beri hayalini kurduğu ve uğruna arkadaşını satıp sevdiğini ardından bıraktığı Balkız’la birlikte Bayram’ın Almanya’dan doğduğu ve büyüdüğü köy olan Ballıhisar Köyü’ne uzanan yolculuğunu konu alır.

Bir kadınmış, ‘‘yar’’mışçasına dişileştirdiği, alt tarafı markalı bir metal parçası olsa da adeta kendisiyle içselleştirdiği ve ‘‘ben’’ değil ‘‘biz’’ ile başlayan cümlelerle sohbet ettiği Sarı Mercedes’inin içinde film boyunca Bayram sadece araba yolcuğu yapmayacak; aksine, köye doğru seyahati ilerledikçe kahramanımızın içsel yolculuğu başlayacak, Balkız’a ulaşma için çocukluktan beri sevdiği yavuklusunu geride bırakmış olması ve Almanya’ya gidecek arkadaşının evraklarıyla oynayıp onun yerine kendisini Almanya’ya aldırması gibi pek çok günahıyla, geçmişten gelen ve kendisini kovalayan pek çok hayaletle boğuşacaktır.

Bayram içsel yolculuğunda darbe aldıkça, gözü gibi baktığı Balkız da darbe alacak, ‘‘sakınılan göze çöp batar’’ deyişini doğrularcasına uğruna her şeyi sattığı ve sahip olduğu tek şey, tek nam olan biricik Sarı Mercedes’i köyüne vardığında çoktan yol boyunca aldığı darbelerden ötürü aynı Bayram’ın ruhu gibi hurdaya dönmüş olacaktır.

Film Hakkında Bilgiler ve İnceleme:

Çekimlerine 1987 yılında başlanmış olan Fikrimin İnce Gülü: Sarı Mercedes’in çekimleri  çeşitli ekonomik sıkıntı dolayısıyla sürekli sekteye uğramış ve bu da filmin bitmesinin 5 sene almasına neden olmuştur.[3]

Tunç Okan’ın üçlemesinin son ayağı olan ve yurtdışından ülkesine gelen insan motifini işleyen film, Adalet Ağaoğlu’nun Türk Edebiyatı’nın en iyi romanlarından biri sayılabilecek ve  bahsettiği konular sebebiyle 12 Eylül sonrası 4. baskısındayken toplatılıp iki sene kadar okuyucularla buluşamayan ‘‘Fikrimin İnce Gülü’’ adlı romanının sinema uyarlanmış versiyonudur.

Tunç Okan üçüncü yönetmenlik denemesi olan bu filmle de ödül kazanmayı ve başarısını taçlandırmayı başarmıştır. 29. Altın Portakal Ödülleri’nde (1992) Fikrimin İnce Gülü: Sarı Mercedes ile Okan, ‘‘En İyi Yönetmen’’ Ödülüne layık olmuştur. Film ayrıca yine 29. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde ‘‘En İyi Kurgu’’ ve ‘‘En İyi 2. Film’’ ödüllerini kazanırken, 5. Ankara Film Festivali ‘‘En İyi Erkek Oyuncu’’, 1992 Kültür Bakanlığı ‘‘Sinema Başarı’’ ödülü, 7. Adana Altın Koza Kültür Festivali ‘‘En İyi Müzik’’, Siyad ‘‘En İyi Görüntü Yönetmeni’’  ödüllerini de evine götürmüştür.[5]

Filmi incelemeye geçmeden önce filmimizin bir roman adaptasyonu olmasından ötürü sinema ve edebiyatın ilişkisini incelemenin faydası vardır.

‘‘Sinemaya büyülü kutu olarak bakıldığı, ilk gösterilerin yapıldığı günlerde, ilk filmler bugünkü anlamda film sayılamayacak çok küçük parçalardı. Sinemanın emekleme çağı hep bu parçacıkların biraz daha uzununu sağlayabilme çabasıyla geçer. Her gösteride bir öncekine yeni parçalar eklendiği görülür. Harflerden hecelere, hecelerden sözcüklere, sözcüklerden cümleye varılması gibi, emekleme çağının sonunda artık, küçük de olsa, anlatılacak bir konu gereksinmesi belirir. Zamanla, bulunan konular, sinemanın gördüğü ilgiyi karşılamamaya başlar. Seyirci koskoca bir edebiyat dünyasının yanında sinemanın cılız içeriğiyle yetinecek değildir. Bugünkü gelişmiş özel sinema metni yazarları olmadığına göre de, teknik olanakların hızla geliştiği bu dönemde, sinemanın aksayan yanını güçlendirecek bir tek kaynak kalmaktadır, o da edebiyat. Sinemaya göre yazılmamış metinlerin uygun bir biçime sokulması zorunlu bir buluştur. … Vodvillerden serüven romanlarına kadar, sanat değeri aramadan, her esere el atılır, uyarlama filmleri çığ gibi artar. Bunlarda ilk göze çarpan özellik, sinema dilinin bulunmayışıdır. Sahnedeki bir oyunu, karsısına alıcı koyup çeker gibi, stüdyolarda çalışılmış, romanların en ince ayrıntılarına kadar yer verilmiş, eserler sinemayla resimlenmiştir. Ağır, hantal, çoğu sıkıcı ilk çalışmalardan sonra, sinema diline önem veren, sinemanın olanaklarını kullanmayı akıl eden, stüdyolara kapanıp dekorlarla çekilmiş ilk filmler yerine doğa içine çıkıp konuları doğal dekoruyla yansıtan uyarlama örnekleri ortaya konulmaya baslar. …Görüldüğü gibi sinema, en güçlü bağını resim veya tiyatroyla değil romanla kurmuştur.’’[6]

Sinema ve edebiyatın ortak yahut ayrışan yönlerini incelersek… Ortak yön olarak şunları söylemek mümkündür; hem edebiyat hem de sinema ortak bir amaca yani insanın estetik zevkine hitap etme amacına hizmet etmektedirler. İki sanat dalı da gerçekliğin sunduğu malzemeyi işlemek ve yeniden düzenlemek açısından eşsiz bir özgürlüğe sahiptir. Sinema da edebiyat da birer iletişim aracıdır ve bu yönleri ile topluma haber ve bilgi kaynağı olma, tartışma ortamı sağlama, eğitme, eğlendirme, güdüleme, toplumsallaştırma, kültürün gelişimine katkı sağlama, bütünleştirme gibi işlevleri yerine getirmektedir. Ayrıca edebiyat eserleri sinema ve televizyon uyarlamaları aracılığı ile daha geniş kitlelere ulaşma imkânına kavuşmaktadır. Bu iki dalın ayrışan yönlerine baktığımızda ise şunları görürüz… İki dalın da amaçlarına ulaşmak için kullandığı araçlar farklıdır. Edebiyat dili ve sözcükleri araç olarak kullanırken, sinema ise söylemek istediklerini görüntüler aracılığıyla ifade eder. Edebiyatta, romanda başlıca gerilim öykünün malzemesi olan ortam, tema, olay örgüsü gibi unsurların dil içinde anlatılması yani anlatıcı ve öykü arasındaki ilişki iken; filmin başlıca gerilimi öykünün malzemesi ve görüntünün nesnel doğası arasında geçmektedir. Yani filmin yönetmeni/yaratıcısı adeta çektiği sahnelerle sürekli mücadele etmektedir. Sinema ve edebiyat arasındaki bir diğer fark ise romanın sayfaları üzerindeki sözcükleri her zaman aynı kalırken, filmdeki görüntülerin sürekli değişmesidir. Bu açıdan sinema çok daha zengin bir deneyimdir fakat anlatıcının kişiliği bakımdan ele alındığında ise edebiyattan daha zayıftır. Filmlerde de romandaki gibi bir anlatıcının olabilmesi mümkündür fakat anlatıcı öğesi romanlarda daha kuvvetli görülmektedir. Aralarında ayrıştıkları bir diğer nokta da zaman öğesidir. Sinema maliyeti yüksek bir sanat dalıdır, bir endüstridir, bu sebepten ötürü de filmde anlatılanların belirli bir süresi olması gerekmekte bu da zaman kısıtlamasını doğurmaktadır. Fakat romanda böyle bir olaydan bahsedilemez. Buna ek olarak, edebiyat ürünleri yazarın kişisel olarak ortaya çıkardığı çalışmalar iken filmde filmi yaratanın yönetmen olmasına rağmen bu yönetmenin arkasında bir ekibin olduğu ve olması gerektiği gerçeği sebebiyle filmin roman gibi kişisel bir çalışma olduğu söylenemez. Edebiyatta okuyanın öznel algısı ve kendi hayal gücü ön plandadır. En ufak ayrıntılar bile adeta yazarın denetiminden sıyrılmaktadır. Sinema ise yönetmenin öznel dünyasının yaratıcısı olabileceği biricik sanat dalı olması ile edebiyattan ayrışmaktadır. Ayrıca sinemanın sahip olduğu gerçeklik izlenimi de iki dal arasındaki önemli farklardan biridir.Film(fantastik bir film olsa bile), izleyenlere sanki gerçekten yaşanan bir olay veriyormuşçasına etki eder. Görüntülerin gücü bunda son derece önemlidir.[7]

Sinema ve edebiyatın ilişkisini aktardıktan sonra filmimize konu olan romanın yani Fikrimin İnce Gülü’nün incelemesini yapmamız filmi anlamamız ve değerlendirmemiz için gereklidir.

‘‘Adalet Ağaoğlu’nun (d. 1929) adını Vedia Rıza’nın bir şarkısından alan romanı “Fikrimin İnce Gülü”nde (1976); araba olgusuna önceki örneklerden farklı olarak, çok katmanlılık arz eden bir bakışla yaklaşılır. Arabanın, romanın ana kahramanı Bayram’ın yaşamına, çocukluğundan beri iktidar ve hemen gölgesindeki kadın göstergeleriyle görünmesi tesadüfle açıklanabilecek bir durum değildir. İktidar (Demokrat Parti’li adam, arabası), kadın sesi (arabanın teybinden Vedia Rıza’nın sesinden yükselen “Fikrimin İnce Gülü” şarkısı. Sonradan Bayram’ın iki özlemine; arabaya ve Kezban’a açık gönderme ile yüklü şarkı), dolayısıyla kadın göstergeleri romana ustalıklı bir şekilde yerleştirilmiştir. … Bayram’ın insanî özelliklerini kademeli bir biçimde yitirmesinin de tarihi olan araba sahibi olma süreci, benliğini o denli etkisi altına almıştır ki, o, kendisini bu yoldan ayıracak olan her engeli, en gaddar biçimde etkisizleştirmekte tereddüt etmez. En yakın akrabalarını, kendisini seven kızı, kendisine büyük emek vermiş kimseleri, iş arkadaşlarını, işverenini, askerlik arkadaşını vs. bu hedef uğruna bir bir harcar. Ancak Mercedes’e kavuştuğunda, çevresinde bu ‘başarı’sını takdir edecek ya da kendisine itibar edecek tek kişi kalmamıştır. Ağaoğlu, Bayram’ın öznel tarihi etrafında ördüğü romanında, aslında geniş bir toplumsal katmanın arzu ve beklentilerine dönük eleştirel bir bakışı, bir de kapitalizmin ezdiği insan modeli biçiminde ortaya koyar. Almanya’dan dönmekte olan Bayram, aynı zamanda kapitalizmin çarkları arasından bir posaya dönüşmüş ama bunun da bilincinde olmayan bir işçidir. … Arabasına taktığı “Balkız” adı, köyünün adı olan “Ballıhisar” ile sevdiği kız Kezban’ı çağrıştırmayı hedefler. Adlandırmadaki bu yerellik, Bayram’ın benliğini sarmış bulunan temel özleminin, muhayyel saadetin ifadesi anlamını yüklenir. …Toplumsal statü aracı, bir tür “fetiş nesnesi”9 gibi kabul gören arabanın Bayram için anlamı sadece “istikbal (…) şan ve şeref”le (Ağaoğlu, 1999: 124) sınırlı değildir. Bayram bu nesneye geniş bir dişil, cinsel anlam da yükler. Kendisiyle birlikte yurda dönmek için altına yatıveren Solmaz’ı bile atlatması, bencilliği ile açıklanabilir. Bununla birlikte hayatını adadığı bu nesne; hiçbir zaman bir evin, gerçek sevginin sıcaklığını tadamamış, sürekli itilip kakılmış yetim Bayram’ın kendini gerçekleştirdiği bir ev, gücünü- mürüvvetini ispatladığı bir kadın ve ulaşabileceği en üst düzeydeki mutluluktur.  almaktadır. … Ufak hesapların peşinde bencilleşmiş Bayram’ın bütün çabaları onu yıllar önce köye gelmiş Demokrat Partili gibi bir “bey” yapmaya yetmemiştir. Sonraki yıllarda Bayram’ın her dinleyişinde aklına ya arabayı ya da Kezban’ı getiren ve ilk kez Demokrat Parti’linin “1947 ya da 1948”model Ford’undan dinlediği “Fikrimin İnce Gülü” şarkısı; bir arzunun çok yönlü açımlayıcısı ve romanın kurgusal bir öğesi olur…. O anı törensel bir havayla yeniden yaşayan Bayram, bir “bey” gibi karşılanacağı günün özlemini içinde büyütür. …Yıllar sonra köye dönmekte olan Bayram, bu adamın kötü bir kopyası olarak köye girmeyi hayal ettiğinin bilincinde değildir. Muhayyilesinde donan karede o adam sarsılmaz bir şekilde durmaktadır. Kendisini trajik kılan şey, aradan geçen otuz yıla yakın zamanı unutarak, ikinci dereceden taklit oluşunun ayrımında olmayışıdır. Romandaki ironi ve trajedi asıl bu damardan beslenir.’’[8]

Görüldüğü gibi romanda siyaset öğesi, Demokrat Parti’nin ülkede kapitalizmi getirişteki önemi gibi vurgular çok sıkça kullanılmıştır ve yetim, öksüz büyüyen bir çocuğun altında Mercedes’iyle köylerini ziyaret eden bir Demokrat Partilinin uyandırdığı saygı ve itibara sahip olabilmek için farkında bile olmadan Mercedes’i nasıl da içselleştirdiği, statüsünü göstermek ve kendini kanıtlamak için nasıl bir fetiş unsuru haline getirdiğini en ince ayrıntısı ile görüp kapitalist sistemin en ağır ve en güzel eleştirilerinden birini okuma fırsatına sahip oluruz Ağaoğlu’nun üstün kalemi, uzun fakat boğmayan cümleleri ve detaylı betimlemeleri ile.

Filmin incelemesine geçmeden son olarak hem filmin adapte edildiği romanda hem de filmimizde Bayram karakteri ile birlikte başkarakter olma özelliğini paylaşan Mercedes’in anlamını daha iyi algılayabilmek için araba ve benliğin bağlantısına dair yapılmış son derece güzel bir değerlendirmeyi ana hatlarıyla okumamızda fayda vardır:

‘‘Araba; bir “fetiş nesnesi”, “durdurulamayan gücün bir simgesi”, bireyciliği “simgeleyen bir ideolojinin tipik örneği” olarak, “ev sahibi olmak gibi kişinin özel mülkiyet hissini doyurur”ken, “benliğin yansıması” olarak hem fiziksel ve bedensel zevk, hem de kapalı bir mekânda rahatlık duygusu veriyor. Arabanın sunduğu bu var olma zevkinde; işlevlerinden biri de “bizi imgelemimizle doğrudan temasa geçirerek daha iyi var olmamızı sağlamak” olan bir “oyun” var. Gerçekliği değiştiren hızın, kazaların ve gösterişin yanı sıra, “üç bölümden oluşan döşemesiyle küçük bir oda”; sahibini rüzgârdan, soğuktan ve yağıştan koruyan, güven duygusu veren bir “ev”  aynı zamanda yollar, otoyollar denli “erotik bir fantezilerle, eril ve cinsel dürtüleri harekete geçirici bir özelliğe de sahiptir. Seyir halindeki arabada, dışarıdaki görüntüler sinema şeridi gibi akıp giderken zaman, mekân ve eşya da boyut değiştirir. Arttığı oranda haz veren hızın, aynı paralelde şiddet doğuran, kazalara davetiye çıkaran yönünü her gün duymayı kanıksadığımız kazaların çokluğu gösterir. Arabanın bu özelliklerinin yanında, yoğun bir şekilde doğrudan cinsel anlam katmanları üretmeye elverişli doğası da dikkat çekmektedir. Otomobilin ürettiği ve ‘sahib’inin etkin kullanımına ‘sunduğu’ gücün bugün bile beygir gücü biçiminde ölçülüyor olması, “bu makineyle ulaşılan güç artırımının ilk algılanışının bir belirtisi” olarak okunur.   …Otomobil ile cinsellik arasında var olagelen bağ, başta reklâm sektörü olmak üzere, bu aracın hemen her alanda kadın ve at ile birlikte tasarlanmasında da kendini gösterir. Otomobil gücünün beygir gücü ile hâlâ ölçülüyor olması, erkeğin kudret gösterisinin ifadesini hızda bulması, bu çağrışımla ilintilidir. Otomobilin, erkek için bir “kadın”, “metres” oluşu, direksiyon başında akıp giden yolun, “sahip olunan kadın” ve hızın, “bu esrimenin yoğunluğunu arttırıcısı” olduğunu öne sürenler tek başlarına değiller. …Amerikalıların arabalarını deli gibi sevdiklerini söylemek, bir açıdan otomobilin psikoseksüel simgeselliğini ifade etmektedir. …Otomotiv sektörü, bir moda ikonu otomobil modellerini sürekli yenisiyle değiştirmekte ve alıcı kitlenin beğenisini kışkırtıcı biçimde yönlendirmek amacıyla yenilik hamlelerini şehevi bir iştahla yapmakta ve aynı şehevilikte piyasalara takdim etmektedir. Modaların sürekli değişmesi ve araçların plânlanmış biçimde demode olması doğrultusundaki model politikaları, kapitalizmin değişmez kurallarından biri olarak piyasaların belirleyiciliğini elinde tutmaktadır.’’[9]

Filmi incelemeye geçecek olursak… Fikrimin İnce Gülü: Sarı Mercedes filminde iki başrol vardır; biri Bayram diğeri ise bayramın her şeyi, canı, yâri, itibar silahı, kendisinden bir parça olan Sarı Mercedes’i yani Balkız.  Film, Bayram’ın yine Almanya’da çalışan bir gurbetçi olan Solmaz’a sonunda aldığını söylediği gözünün nuru Mercedes’ini göstermesi ile başlar. Tabii Solmaz’a Mercedes’i göstermekle kalmaz Bayram, aynı zamanda da ‘‘meta’’nın bazı şeylere ulaşmada ne kadar etkili olduğunun en trajik yansıtımı ile uzun süredir birlikte olma teklifine mırın kırın ettiği belli olan kadınla da daha Mercedes’inin ilk gününde yine Mercedes içinde birlikte olur. Zaten Bayram bunun sevinci ve sonunda Solmaz’ı kandırmanın verdiği coşkuyla Balkız’ıyla şu konuşmayı yapar;  ‘‘ Yaşa be Balkız! Sayende Solmaz’a donunu indirtiverdik….’’ Bu cümleden bile markaya ve metalara verilen önemin ve bunların açtığı kapıların boyutunu anlamamız sağlanır. Bayram Türkiye’ye Mercedes’iyle götürmeye söz verdiği ve kendini Mercedes içinde göstermek için kahramanımızla birlikte olan Solmaz’a bir de kazık atar ve kadını ekip kendi başına Balkız’ıyla yolculuğa başlar. Burada da Bayram’ın daha sonra altının çizileceği üzere Mercedes sahibi olmak uğruna yaptıklarından sonra gitgide insanlığını ve değerlerini kaybettiğini, sözlerini unutup adam kullanmaya başlayan biri olmaya başladığını son derece açık bir şekilde algılarız.

Sonrasında ise Bayram’ın o gerilim filmlerini aratmayan uzun yolculuğu, Almanya’dan altında Sarı Mercedes’iyle doğduğu ve büyüdüğü köy olan Ballıhisar Köyü’ne uzanan ve öksüz Bayram’ın kendini köyüne kanıtlamak için iple çektiği o yolculuk başlayacaktır. Bayram daha yolculuğun ilk anlarından beri ‘‘biz’’li konuşmaya başlar Mercedes’iyle. Artık ‘‘ben’’ yoktur Bayram için çünkü Balkız’ı ve o artık bir bütündür, Mercedes’i Bayramla içselleşmiş hem dostu, hem sevgilisi olmuştur. Şöyle der Mercedes’ine Bayram, ‘‘…Doğrusu seninle beraber olmak çok güzel Balkız. Ben yıllarca bu anı bekledim. Senin ise bundan hiç haberin bile yok. Nereye mi gidiyoruz? Sana bizim oraları göstereceğim Balkız. Bak; Avusturya, Yugoslavya, Bulgaristan’ı aştık bile. Bize yol mu dayanır?’’ Bu cümlelerinden bile Bayram’ın alt tarafı markalı bir metal parçası olan Mercedes’ini nasıl da kişileştirip nasıl da metalaştırdığını algılarız.

Bayram’ın Balkız’ının başına yol boyu pek çok şey gelecek ve Okan’ın eşsiz yönetimi ile gerilim filmi izlercesine bir gerilim adeta kendimiz Bayram’mışızcasına bizi de etkisi altına alacaktır. Bayram yola devam ettikçe, içsel bir yolculuğa çıkacak ve Mercedes sahibi olmak uğruna sattığı, geride bıraktığı insanları bir bir hatırlayacak, vicdan muhasebesi yapmaya başlayacaktır. Bayram’ın içsel yolculuğunda aldığı her darbe, sonrasında Balkız’a da dışsal bir darbe vuracak; filmin sonunda hem değerlerini kapitalist sistem içinde kaybedip kendine ‘‘meta’’ ya satan Bayram hem de yediği darbelerden mahvolmuş Balkız mahvolacak, Bayram’ın kendisini kanıtlama çabası ve köyünde ağalar gibi karşılanma hayalleri de tuzla buz olacak ve kendisine bakan amcasının son nefesinde göremeden öldüğünü duyuşu, köyün başka bir yere taşındığını öğrenişi, sevdiği kadının yani çok sevdiği fakat Mercedes hayaliyle Almanya’ya çalışmaya gitmek için geride bıraktığı fakat yine Mercedes’iyle gelirse onu affedeceğine ve evleneceklerine inandığı kadının çoktan başkasıyla evlendiğini öğrenişi ve kendisini kandırarak onun yerine Almanya’ya gittiği askerlik arkadaşının ailesinin adamın Almanya’ya gidemeyişinden sonra perişan olduklarının ve bu dertten ötürü babasının vefat ettiğinin haberini alması Mercedes uğruna yaptıklarını ve kaybettiklerini adeta Bayram’ın yüzüne bir tokat gibi vuracaktır. Filmimiz de elinde hiçbir şeyi kalmayan Bayram’ın hurdaya dönmüş arabasının içinde, bir dört yol ağzında etrafa boş boş bakınmasını veren son derece etkileyici bir kareyle ve filmin Viladimir Cosma imzalı eşsiz müziğiyle sona erecektir.

Öncelikle; var olan hem de edebi gücüyle büyük övgüler toplamış olan bir eserin, bir romanın filme adapte edilebilmesinin, sıfırdan bir senaryo yaratmaktan çok daha güç ve çok daha uzmanlık gerektiren bir iş olduğunun hakkını verecek olursak ve aynı zamanda da adapte edilen bu romanın bir de toplumsal sorunları ve sistemi korkmadan eleştirdiği için 12 Eylül sonrasında toplatılan bir roman olduğunu göz önüne alacak olursak Tunç Okan’ın yönetmen olarak gerçekleştirdiği üçüncü çalışmasında yine son derece cesur bir atılım gerçekleştirdiğini söylememiz mümkündür.

Zira hem sisteme dokunduran ve bu yüzden toplatılan bir romanı adapte etmeyi seçerek gösterdiği cesurluğu hem de aynı zamanda Macit Koper’le filmin senaristliğini üstlenerek böylesine etkileyici ve ağır bir romanı senaryoya uygulamadaki başarısı ve üstün kamera yönetimi ile Tunç Okan, bir kez daha farklılığını ortaya koymayı başarmıştır ‘‘Fikrimin İnce Gülü: Sarı Mercedes’’filminde.

Her ne kadar romanın yazarı Adalet Ağaoğlu tarafından ‘‘Siyasi …. Uzak,içereği boşaltılmış’’ sözleriyle çok ciddi bir şekilde eleştirilse de,  filmde kitapta olduğu kadar siyasete dokundurulmasa da hem filmi izlemiş hem de kitabı okumuş biri olarak Okan’ın Macit Koper ortaklığında son derece yalın ama o yalınlığın içinde vermek istenen tüm mesajları aktarmayı başaran etkin bir adaptasyon gerçekleştirdiğine inandığımı söyleyebilirim. Zira, Adalet Ağaoğlu’nun şikayetçi olduğu şekilde belki filmde siyasete değinilmemiş ve parti isimleri sunulmamıştır ama ‘‘araba’’ nın fetiş maddesi olarak yansıtılmasındaki başarı, kapitalist toplumların yarattığı ‘‘meta’’ya tapma olgusunda sıkışıp kalmış bireyin çektiklerinin-Okan bunları verirken hümanizma öğesini elden bırakmamıştır- anlatımındaki etkililik ve dışsal yolculukta alınan darbelerin içsel yolculuktan kaynaklandığının gösterilmesindeki uzmanlık ile bana kalırsa bu adaptasyonu bir iki eksiklik dışında(Demokrat Partisi’nin ülke kapitalizmini getirip azdırmadaki ve tüketimi güdülemedeki  rolünün romandaki gibi işlenmemesi, parti isimleri ya da siyaset öğesinin açıktan verilip irdelenmemesi ve romana isim kaynağı olan Fikrimin İnce Gülü şarkısından filmde bahsedilmemesi ve o türkünün hem Kezban hem de Balkız’ı temsil ettiğinin verilmemesi eksik yönleridir.) son derece başarılı kılmayı ve Türk Sineması’ndaki en iyi edebiyat uyarlamalarından biri kılmayı başarmaktadır.

Filmde romanda olduğu gibi yolculuk semboliktir.  Asıl altı çizilen köye doğru yol alınan yolculuk değil; Okan’ın son derece yerinde flashback kullanımı ile ekrana yansıttığı Bayram’ın iç değerlerini kaybetme sürecini yansıtan geçmişten enstantaneleri sunan iç yolculuğudur. Tunç Okan böylesine karmaşık bir sembolizmi, iç içe geçen iki yolculuğu, görüntülerle yarattığı atmosfer ile çok etkin bir şekilde yansıtmayı başarmış, iç yolculukta alınan her darbeden sonra Balkız’ın da darbe aldığını yansıtan sahnelerle yolculuk sembolizmini eksiksiz bir şekilde bizlere sunabilmiştir. Yol filmi çekmenin ve  yolculuğu sinemada yansıtmanın çok güç bir iş olduğunu düşünecek olursak bir de bu yol filmi içinde geçmişe ve yapılan hatalara uzanan, kapitalist sistemin insanın değerlerini öldüren yapısını yansıtan iç yolculuğun da bulunduğunu unutmazsak Tunç Okan’ın çok güç ve çok karmaşık bir olayın içinden başarıyla çıktığını ve bu karmaşık olay ve olguları çok etkin ama bir o kadar yalın, karmaşadan uzak bir şekilde sunmayı başardığını ifade etmemiz gerekmektedir. Zaten filmin aldığı ödüller de bunu kanıtlar niteliktedir.

Filmin çok güçlü iki özelliği de oyuncu kadrosu ve müziğin kullanımının başarısıdır. Okan bana kalırsa film için en uygun olabilecek ve konunun hakkını en iyi verebilecek  isimleri toplamayı başarmıştır bu filminde de. İlyas Salman’dan Menderes Utku’ya ve Serra Yılmaz’a kadar çok güçlü bir oyuncu kadrosuna sahip filmde özellikle filmin başkarakterini canlandıran İlyas Salman devleşmiş, belki de kariyerinin en iyi performansını gerçekleştirmiştir. Oyuncunun performansının yönetmenle ve yönetmenin iyi oyuncu yönetimi ve idaresiyle çok yakından ilişkili olduğu gerçeğini düşünecek olursak oyuncuların bu başarısında Okan’ın uzman yönetimini katkısının büyük olduğunu da ifade etmemiz gerekir.

Müzik kullanımına gelince… Okan’ın üçlemesinin son filminde yine müziğin sahnelerin etkileyiciliğini vermede son derece etkili olduğunu görmekteyiz. Yolculuk boyunca sahnelere eşlik eden Cosma’nın yumuşak fakat Bayram’ın ruh halini yansıtırken bu yumuşaklığın altında bir vuruculuk içeren müzikleri filmin etkisinin artmasında büyük rol oynamaktadır. Tunç Okan filmlerinde müziğe verdiği önemi bu filmde de belli etmekte ve yerinde müzik kullanımı ile sahneleri tırmandırmayı başarmaktadır.

Filmin Popüler Sinemayla Kıyaslaması:

 

Film, yönetmenin diğer filmleriyle kıyaslanınca popüler sinemaya anlatım bakımından en yakın olanıdır diyebiliriz. Fakat ‘‘ Fikrimin İnce Gülü: Sarı Mercedes’’ popüler sinema anlatımını kullansa da ele aldığı konu ve yaptığı ağır toplumsal eleştiri ve kapitalist sistem eleştirisi ile popüler sinemadan ayrışmaktadır. Popüler sinema statükocu bir sinema iken, Okan’ın bu filminde statüko eleştirilmiş, kapitalist sistemin insanları metalaştırıp değerlerinden uzaklaştırmasının eleştirisi çok iyi bir şekilde verilmiştir. Filmin senaryosunun da zaten sistem eleştirileri ve siyasi dokundurmalarından ötürü 12 Eylül sonrası toplatılan bir kitaptan adapte edilmesi bunun en iyi kanıtlarından biridir.

Filmde çok ciddi bir popüler kültür eleştirisi vardır. Mercedes, markalaşan dünyanın ve markayla kendini ifade edip statüsünü kanıtlamaya ya da yükseltmeye çabalayan kapitalist toplum bireyinin çok başarılı bir simgesi olarak sunulmuş ve Okan’ın Mercedes’in amblemine yani yıldızına yaptığı yakın çekimler ve bu yıldızın Bayram’ın gözünden ekrana gelirken parladığını görmemiz bile insanların marka ve metaya tapışının yönetmen tarafından  ne denli başarılı yansıtıldığına bir kanıttır.

Filmin oyuncuları diğer filmdekilere göre ülkemiz sinemasında daha ünlü olan isimlerdir(Cumartesi Cumartesi’nin oyuncu kadrosunun neredeyse tamamının Fransız olmasından ötürü ‘‘ülkemiz sineması’’ diyerek ifade ediyorum cümlemi) fakat filmde tipiyle dikkat çeken bir jön yahut da medyatik olduğu için filmlerde oynayan birileri değil profesyonel mesleği oyunculuk ve tiyatroculuk olan isimler bulunmaktadır. İlyas Salman gibi politik söylemleri ve korkusuz ifadeleri ile çoğu zaman zorluk çekmiş ve ‘‘Hasretim Sansürlüdür’’ gibi iddialı bir isimle şiir kitabı yazabilmiş birinin filmde başrol oynaması bile bir mesajı içermektedir diye düşünüyorum.

Filmin popüler sinemayla ayrışan bir diğer yanı ise katarsis duygusunu yaratmayışı, filmin sonuna kadar Balkız’a inen her darbeyle yüreğimize işleyen hüznü boşaltıp izleyenler olarak bizi rahatlatmamasıdır. Filmin iki başkarakteri yani Bayram ve Bayram’ın adeta kişileştirildiği Balkız’ın sonu son derece hüzünlü olmuştur. Bayram yaptığı hatalar ve günahlarıyla ve yiten değerleri ile yüzleşmiş ve eskiden köyünün olduğu yerde karşılaştığı çoban bir çocuğun sözlerinde adeta tüm bunlar yüzüne bir tokat gibi çarpmıştır. Bayram içsel yolculuğunda darbe aldıkça uğruna her şeyi feda ettiği Balkız’ı da darbe almış ve film sonunda adeta bir hurdaya dönerek hem Bayram’ı hem de izleyenler olarak bizleri üzüntüye boğmuştur yani popüler sinemadaki gibi bir mutlu son, katarsis yaratımı söz konusu değildir.

Ayrıca filmin maddi yetersizliklerden ötürü beş senede anca çekilmesi bile popüler sinema ürünü olmadığını işaret etmektedir. Zira popüler sinemada genelde kuvvetli ve para kasası sağlam yapım ve dağıtım şirketleri ile çalışılıp ticari kazanç edinmek için her türlü reklam, yöntem kullanırken filmimizin ekonomik güçlüklere takılıp beş senede ancak oluşturulması bile Fikrimin İnce Gülü: Sarı Mercedes’in yine Okan’ın kendi imkanları ile çekmeye çabaladığı ve bu yönüyle de popüler sinemadan ayrıldığı gerçeğini vurgulamaktadır.


[1] Fikrimin İnce Gülü: Sarı Mercedes’in yapım tarihi bazı kaynaklarda 1992 bazı kaynaklarda ise 1987 olarak geçmektedir. Bunun sebebi, filmin yapımına 1987’de başlanmış olunmasına rağmen maddi güçlüklerde dolayı filmin ancak 1992’de bitirilebilmesinin getirdiği ikilemdir.

[6] Ali Sivas, ‘‘Popüler  Roman Popüler Sinema İlişkisi Çerçevesinde Bir Uyarlama Örneği: Bridget Jones’un günlüğü’’, İstanbul Ticaret Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi Yıl:4 Sayı:7 Bahar 2005/1 ss.42-43.

[7] Sivas, ss.43-44.

[8] Seyit Battal Uğurlu, ‘‘Otomobil ve Benlik: Türk Edebiyatında Araba Olgusu’’, International Periodical For the Languages, Literature and History of Turkish or Turkic, Volume 4 /1-II Winter 2009

http://turkoloji.cu.edu.tr/YENI%20TURK%20EDEBIYATI/seyit_battal_ugurlu_otomobil_benlik_turk_edebiyati_araba_olgusu.pdf(2Ocak 2010), ss.1443-1450.

[9] Uğurlu, ss.1429-1431.

erge