Yorgan (2004)

Screen shot 2014-01-09 at 10.41.31 AM

KÜNYE

Yapımcı : Vural Turunç
Yönetmen : Caner Yalçın
Senaryo : Caner Yalçın
G.Yönetmeni: Feza Çaldıran
Kurgu : Eytan İpeker
Oyuncular: Esme Madra, Hikmet Karagöz, Ayşegül Devrim, Serkan Keskin, Sarp Aydınoğlu, Murat Gedik

Süre : 9.37

Bırakın iki insanı, “iki harfin bile yanyana gelmesinin” yasak olduğu zamanlar…   Her şeyden nem kapanılan, cahillik, korku ve kaosun en yüksek voltajlı yaşandığı bir dönem…  Masum  bir isteğin yol açtığı trajik olaylar…

12 Eylül dönemi, Türkiye’nin gördüğü en utanç verici, en yaralayıcı ve en insanlık dışı iskencelerin yaşandığı, unutulması güç yıllardı. Devletin sözde düzenin huzurunu sağlamak için yaptığı darbe binlerce insanın ölmesine, sakat kalmasına, “intihar” etmesine, “kaybolmasına” ve daha nicelerine sebep olmuştu.

İşte “Yorgan” bu dönemin acımasızlığını  ve zorbalığını anlatan bir kısa filmdir.

Bazı kesimler tarafından popülistlikle ve duygu sömürüsü yapmakla suçlansa da, propaganda yaparak sinemanın özünü bozduğu söylense de, simgeleri az kullanarak konuyu muallak bir çerçevede bıraktığına yönelik  eleştirilere maruz kalsa da, ben böyle düşünmüyorum. Ve herkese bu kısa filmi izlemelerini tavsiye ediyorum!

Bu sancılı dönemi,  9.37 dakikalık kısa bir  filmde  vermeyi başardıklarını ve verilmek istenen mesajı çok etkili bir şekilde ilettiklerini düşündüğüm için bütün ekibi ayrıca tebrik ediyorum.

Yorgan’ın birçok festivalde aldığı ödüllerle adından sıkça söz ettirdiğini de hatırlatmakta yarar var tabii… İşte o ödüller:

  1. Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali
    -En İyi Kısa Film Senaryosu

  2. Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi-Kısa Film Yarışması
    -En İyi Senaryo Jüri Özel Ödülü
    -En İyi Görüntü
    6.Uluslararası İzmir Kısa Film Festivali
    -Ulusal Yarışma – Kurmaca Bölümü Finalisti

  3. Türkiye/Almanya Film Festivali
    -Kısa Film Yarışması – Finalist

  4. Uluslararası İstanbul Kısa Film Festivali
    -Gösterim

  5. Altın Portakal Film Festivali – Ulusal Kısa Film Yarışması
    -Finalist

Filmi izlemek için :

melek

Anne Frank’ın Hatıra Defteri…

Anne Frank… 1929-1945…

371531

Yahudi Katliamı Döneminde yaşamış bir genç kız.Hitler’in başında olduğu bu dönemde binlerce yahudi insan katledildi… Anne Frank’ı onlardan ayıran en büyük özelliği ise babasının ona doğum gününde hediye ettiği günlüğüdür. O günlükte yazılanlar ileride onu gerçekten ”ünlü” ve ”efsanevi” bir ikon haline getirecektir. Biraz Anne’yi tanıyalım şimdi sizlerle…

Anne Frank, hayalleri olan, ileride ünlü bir yazar olmak isteyen, okulunda başarılı, aile içinde sevilen bir küçük kızdır. Bakmayın siz onun küçük bir kız olduğuna, O gerçekten içinde inanılmaz olgun bir ruhu barındıran bir karakterdir.

Babası Otto Frank ile geçirdiği saniyelerde  çok mutlu olan Anne, her kız gibi babasına aşıktır. Ablası ile de öyledir. Margot ile ilk genç kadınlığa geçiş deneyimini yaşayacaktır. Onun yanında olacaktır.  Annesini çok sevsede Anne, bazen tartışır durur. Fikir çatışmazlıkları yaşarlar.

Amsterda yaşarken bir gün Miep Gies’ten haber gelir. Naziler Amsterdam’ı fethetmeye gelmişlerdir. Frank ailesi ürker ve korkar.
Baba Otto Frank hemen Miep ile görüşme yapar ve tam 2 yıl saklanacakları bina için hazırlık yaparlar.

Anne korkmuştur. Kendilerine yapılan bu hayvan muamelesine ( ki hayvanlara bile böyle davranmak o kadar çok yanlışken)
anlam verememiştir.

Hazırlıklar yapılır ve binaya geçilir. Orada kendileri gibi saklanan bir başka aile ile karşılaşırlar; tanışırlar ve ortama uygun bir şekilde yaşamaya başlarlar.

ap_anne_frank_jef_120611_wmain

Tam koca 2 yıl… Anne babasının ona hediye ettiği günlüğe yazmaya başlar. Kelimeler akar, geçer her duygunun üstünden.
Anne her duyguyu yaşar. İlk aşkını, kedisini, ablasını, babasını , annesini her şeyi yaşar. Göz yaşlarınızı tutamayacağınız bir hazinedir o günlük.

Benim için o kadar değerlidir ki o gizlenmişlik ile yazılan kelimeler… Bir öteki olmanın vermiş olduğu korku ile karışık, ”Biz de buradayız!” deme şekli… Ortaya karışık direniş!

2 yıl sonra… Polisler Frank ailesinin saklandığı yeri bulurlar ve basarlar. Yakalanmıştırlar. O kargaşa içinde Anne ürkek bir halde ağlayarak eşyalarını hazırlar. Günlük ise o karmaşıklıkta yere düşmüştür, ama rengi ile kendini belli ediyordur. Frank ailesi kampa gönderilmek üzere çıkarlar binadan. Anne son kez arkasına bakar ve bize, ”Hoşçakal” der…

Miep günlüğü bulur. Ve Anne’nin geri dönüşü için saklar.
Ama ne yazık ki Anne geri dönememiştir. Önce annesi, sonra ablası tifodan ölür. Anne ise kalbimde; kalbimizde yaşamaya devam eder…

Anne’yi daha yakından tanımak istiyorsanız eğer şu linkteki filmi izlemelisiniz:

Anne’yi araştırdığınızda lütfen onun gözlerine bakın fotoğraflarda; ne demek istediğimi anlayacaksınız. O ölümsüz bir kahramandır, her bir cümlemizde…
Sevgiler…

elakadro

Benim Çocuğum (2013)

Yönetmen: Can Candan
Görüntü Yönetmeni: Oğuz Yenen
Kurgu: Gökçe İnce
Aileler: Şule Ceylan, Ömer Ceylan, Pınar Özer, Nilgül Yalçınoğlu, Zeki Yalçınoğlu, Smea Yakar, Günseli Dum.
listag
Can Candan’ın yönetmenliğinde çekilen Benim Çocuğum, bir ”aile filmi”dir. Bir çok ödül almıştır.

Filmin ilk oluşması ise, 2010 yılında Boğaziçi Üniversitesi’nde Listag Aile Grubu’nun içinde yer aldığı bir söyleyişi de Can Candan’ın katılmasıyla ve orada onları dinlemesi üzerine gerçekleştirmiştir.

Can, çok duygulanmıştır aileleri dinlediğinde ve kendisine şu soruyu sormuştur: ”Ya benim çocuğum da böyle olsaydı?”  Bunun üzerine bu filmi hayata katmak istemiştir. Çekimleri 2011-2012 yıllar arasında gerçekleşmişir.

Transfobinin ve homofobinin etkisin azaltmak için ve önyargıları kırmak için duyarlı bir şekilde hazırlanan film bir çok sinemada ve Türkiye’nin dört bir yanında gösterime sunulmuştur.
Bir düşünün… Ailenizden birisi, çevrenizden birisi, arkadaş çevrenizden ya da partnerinizden biri ya size LGBTT bir birey olduğunu söylerse ne yapardınız? Onu dışlar mıydınız? Yoksa kabul eder miydiniz?Koşulsuz sevgi neydi? Bir annenin, bir babanın çocuğuna duygu özel bir duygu mu?

Bir gün erkek çocuğunuz size, ”Ben aslında kızım” derse ne yapardınız? Ya da kızınız, ”Ben kızlardan hoşlanıyorum.” dese ne tepki verirdiniz?

Her şeyden öte bu filmin temsilciğini yaptığım ve filmdeki annenin kızı olarak yer aldığım için kendimle gurur duyuyorum.

Anlatacak çok şey var aslında sizlere. Ama genel hatları ile söyleyebileceğim tek şey, lütfen bu filmi izleyin ve olabildiğince bir çok insana ulaştırın.

Biliyorum; biliyoruz, bir yerlerde ”kurtarılmayı” bekleyen ve sesini duyurmak, ailesine açık olmak isteyen çok LGBTT birey var.
Farklı kimliklere saygı duymak zorundayız. Belki içinizde çok katı, anlayış göstermeyen birisisiniz. Sevgi ikinci sırada yer alır. Ama sevmenin ön koşulu saygıdır!

Transeksüeller ve eşcinseller her yerdeler! Unutmayın; biz her platformdayız. Bizim de annelerimiz, babalarımız, arkadaşlarımız var. Önce onlara kendimizi kabul ettirmek için savaşıyoruz. Hayır! Önce kendimiz için savaşıyoruz… Çok zor süreçlerden geçtiğimizi bilin istedim. Biz önce kendimize bir şeyleri kabul ettiriyoruz. Bir insanın içinde yaşayabileceği en zor şey kendisi ile savaşmaktır.

Toplum transfobiyi ve homofobiyi çok güzel enjekte etti bize. Ben transeksüel bir kadın olarak kendim gibi olan insanlara hep kötü göz ile baktım. ”Aaa o transeksüel, o kötü” dedim yıllarca. Ama o da benden birisiydi; aynı kaderi yaşıyorduk. Bizler de aşık oluyorduk, seviyorduk. Bizlerde ağlıyorduk, ailemiz ile  seviniyorduk.

Hep bir önyargı var. Transeksüel kadınlar hep seks işçiliği yapmak zorunda gibi gösteriliyor. Çok yanlış bir tabu bu! Yıkın her şeyi zihninizdeki, bizler sizlerin yarattığı ”renkli dünyanın renksiz insanları” değiliz. Bizler de sizler gibi birden çok rengiz.

Filmi dönecek olursak, bu filmde birden çok anne ve babayı dinleyeceksiniz. Sizi karşınıza alacaklar ve sizinle göz göze temas kurarak konuşacaklar. Yaşadıkları deneyimleri paylaşacaklar. Ağlayacaklar, gülecekler. Sizlerde ağlayacaksınız ve güleceksiniz…

Beni en çok etkileyen ise son sahne… LGBTT Pride’de bütün LGBTT bireylerin orada yer alması! İnanılmaz bir enerji hissedeceksiniz. Biraz da gözyaşı…

3 Ocak 2014 tarihinde Bursa’daydık. ” Benim Çocuğumu koskoca dünyaya sığdıramadılar!” diyen bir annenin feryadı… Melek Okan. İrem Okan’ın annesi. O kadar tatlı bir kadın ki, sizinle konuştuğunda hep içinde bir yerlerde kızının da o an var olduğunu hissettiriyor. İrem Okan, bir nefret cinayetine maruz kaldı. Melek Okan ise kızının bizlerle birlikte yaşadığını, bizimle olduğunu söyledi.

Bir çok trans cinayetleri işleniyor. Öyle ya da böyle… İntihar edenler de, etmeyenler de bu politik savaşın içinde: ”Nefret Cinayetleri Politiktir.”

Size daha önce dediğim gibi, Bursa dışında Türkiye’nin bir çok ilinde de bulunduk. Akdeniz ve Karadeniz turunda da bir çok LGBTT birey ile tanıştık, konuştuk, tartıştık. Birlikten güç doğar misali gibi…

Değerli okuyucular benim söyleyeceklerim şimdilik bu kadar. Mutlaka izleyin. Taksim Mephisto’da satılıyor almak isterseniz eğer. Önyargıları kıralım ve Dünya çok barışçıl bir yer olsun. Yaşam ve mücadele bizlerle olsun.

Filmin fragmanı;

elakadro

A Girl Like Me: The Gwen Araujo Story (2006)

a-girl-like-me-the-gwen-araujo-story-movie-poster-2006-1020372374

Film gerçek hayattan kesintiler sunmaktadır. Transeksüel genç bir kadının hikayesini anlatmaktadır; Gwen Araujo’nun hikayesini…

Transeksüelite gerçekten karışık bir konu. Bir transeksüel kadın olarak Gwen’in neler hissettiklerini, nasıl bir savaş verdiğini, içinde barındırdıklarını çok iyi anlayabiliyorum. Ailesi  ile yaşadığı karmaşa, ”içgüdüsel” olarak hareket ettiği duyguları, beğenileri tarzı  her bir şeyi ben de yaşadım.

Aile içinde ”ilk belirtileri” çocuk yaşta gösteren Gwen, annesi tarafından şiddete maruz kaldı. Kabullenmesi zor bir konuydu. Çocukluktan ergenliğe geçişte hormonların da vermiş olduğu etki ile olmak istediği cinsten daha uzak bir görüntüye sahip olan Gwen artık kendini saklayamıyordu. Sütyen satın alması, okula giderken ruj sürmesi, okulda erkekler tarafından şiddete maruz kalması ve ablasının onu koruması; her şey…

LGBT Derneğine üye olması ve annesinin de orada yer almasını istemesi üzerine Gwen artık kimliğini yaşamaya başlamıştı. Saçları uzamıştı. İstediği, olmak istediği cinse ait elbiselerini seçmişti.

Gwen’i ve bir çok transeksüel kadını ben de çok iyi anlıyorum. Ben de onlardan bir tanesiyim. Biz aslında hep ”olmak istediğimizdik.”

Bize doğuştan verilen şeyleri kabul etmiyorduk sadece. Bu bir isyan değildi; bu bir karşı çıkış olma durumu değildi. Bu tamamen içgüdüsel bir hareketti. Nasıl mavi göz rengine sahipsek, bu da onun gibi bir şeydi. Sevdiğimiz bir müziği ”sevme halimizdi”.

Gwen kısa süreceğini bilmediği yolculuğuna devam ederken, bir adama aşık oldu. Her kadın gibi o da kalbinin gizli perdesini açmıştı. ”Bir kadının kalbi bir okyanus gibidir.” demiş Rose Dawson. Gwen de aynen böyle, okyanus gibi derin sevmişti bu adamı.  O hiç düşünmemişti bir sonraki adımı. Ama biliyordu; Gwen farklıydı.

Filmde de göreceksiniz bu iki aşığı. Çok güzel günler geçirirler. Aşık olduğu kişi aile yemeğine gelir ve ailesi ile tanışır. Belki de Gwen onun da diğer kızlar gibi olduğunu, sıradışı bir özelliği olmadığını gösteriyordu ”bir sonraki felaket” için.

Annesi ile tartışırlar ve annesi adama Gwen’in transeksüel olduğunu söyler. Gwen yıkılmıştır. Ona Gwen söyleyecektir…

Sonrası ise Gwen’in isyanı ve bazı arkadaşları tarafından uğradığı büyük felaket… Ve ölüm…

Ben Gwen’i çok iyi anlayabiliyorum. Onun yaşadığı o isyankar duygu. Kendini kanıtlamak. Şişenin dibine vurduğu tehlikeli kumar oyunu.

Annesinin Gwen’in ölümünde sonra aktivist kimliği ile kendini göstermesi; böyle insanlarında var olduğunu. Hep birilerinin ölmesi mi gerekiyor? Size soruyorum. Bir düşünün. Sevin bizi. Aşık olun. Yaşanacak çok şey var inanın bizlerde…

Filmi izleyin… Gwen size çok şey anlatacaktır. O da bir kadındı. Kendini kanıtladı; herkesten önce kendisine. Seni seviyorum Gwen Araujo…

Film için yapılmış bir hayran videosunu izlemek için;

elakadro

Blue is the warmest color (2013)

la_vie_dadele_ver2

Yönetmen: Abdellatif Kechiche

Oyuncular: Léa Seydoux, Adèle Exarchopoulos, Salim Kechiouche

Tür: Dram , Romantik

Ülke: Fransa

Kim ne derse desin ne lezbiyen pornosu ne de sadece seks içerikli bir film. Tam tersi; iki kızın yaşadığı aşkı, tutkuyu, sevgiyi çok güzel bir dil ile anlatan duygusal bir yapıt (Hatta ben sonunda ağladım). Hem de Cannes’da Altın Palmiye kazanmış bir yapıt… Sevişme sahneleri için gelen erkekler… Üzgünüm umduğunuzu bulamayacaksınız. 🙂

Adele; karşıdan karşıya geçerken gördüğü mavi saçlı kızı unutamaz, hayallerinde onunla sevişir ve kafaya koyar onu bulacaktır. Adele bir gece dışarı çıkar ve lezbiyen bayanların takıldığı gece kulüpüne  gider. Emma’nın orada olabileceğini düşünüyordur ve bu düşündüğünde yanılmamıştır. Oraya ilk defa  geldiği her halinden belli olan kızımızı farkeden Emma usulca sokulur yanına. Onun da gözü Adel’dedir. Bir gün okul kapısında Adele’i bir süpriz bekler. Evet, o süpriz Emma’dır.

blue_is_the_warmest_color-620x435

O günden sonra Adele ve Emma’nın arkadaşlığı oldukça tutkulu bir birlikteliğe dönüşür. Fakat Adele’in Emma için verdiği partide kendini Emma ve arkadaşlarının yanında eksik hissetmesi ve bu yüzden bir erkeğin kanatında geçici bir güvenlik duygusunu araması ikili için sonun başlangıcı olacaktır…

Üç saatlik bu Fransız yapımı, birbirinden duygusal ve etkileyici birçok sahneyi barındırsa da bu filmde benim için en can alıcı ve duygusal sahne,  aradan geçen 3 sene ardından ilk defa görüşen ikilinin iki eski sevgiliden çok, birbirlerinin en zayıf noktası ve zaafı olduklarını anladıkları sahneydi.

Kısacası; iki kadının, daha doğrusu iki insanın aşkını anlatan en filtresiz ve doğal filmlerden biri olmasıyla, “Blue is the warmest color” ın gösterimden kalkmadan herkesin izlemesi gereken bir film olduğunu düşünüyorum.

İyi seyirler.

melek

Öğretmen – Frank McCourt

İrlanda’nın Limerick kentinde geçen çocukluk yıllarını kaleme aldığı “Angela’nın Külleri” ve bir İrlandalı olarak New York’ta geçirdiği zorlu mu zorlu ilk yıllarını anlattığı “Umuda Doğru” romanları ile edebiyat severlerinin büyük ilgi ve beğenisini kazanan Frank McCourt; serinin üçüncü kitabı olan “Öğretmen”de, New York liselerinde otuz altı yıl İngilizce öğretmenliği yaptığı yılları bize aktarıyor.

ogretmen

“Zil çaldı ve beni konfeti yağmuruna tuttular. Güzel bir yaşam geçirmemi söylediler. Ben de onlara aynısını diledim. Üstümde renk renk konfetilerle koridordan yürüdüm.

Birileri seslendi. ‘Hey, Bay McCourt, bir kitap yazmalısınız.’

Deneyeceğim.” cümleleriyle son bulan kitap hem ikinci romanda belirtildiği şekilde, en büyük hayali öğretmen olabilmek olan genç İrlandalı oğlanın hayalini gerçekleştirdiği yılları sempatik ve akıcı bir üslup ile aktarıyor hem de McCourt’un otuz altı yıllık öğretmenlik mesleğinin yaşamına bir yazar olarak nasıl yön verdiğini anlatıyor.

McCourt bu üçüncü romanında da bizlere, “Hayatta her şey mümkün. Yeter ki yeterince isteyin.” mesajını vermeyi ve okurlarını gülümsetmeyi başarıyor. Hararetle tavsiye edilir.

erge

Fruitvale Station (2013)

FRUITVALE STATION

Bu sene Film Ekimi‘nde gösterilen Frutivale Station, demokrasiyi dünyaya leblebi gibi dağıtan Amerika’da bir hortlak gibi sessizce gezen ırkçılığı bize hatırlatıyor, farkına varmamızı sağlıyor. Özellikle polisin, rengi siyah olana gösterdiği takdire şayan tahammülü kendi polisimize de örnek olacak şekilde…

Filmin senaryosu hakkında etraflıca bilgi vermek ve filmi herkesin izlemiş olduğunu varsayarak kritiğini yapmak yerine aslında filmin verdiği mesajın çevresinde konuşacak olursak daha sağlıklı olur kanaatindeyim.

Oscar Grant, yılbaşı akşamında geçmişinde karıştığı bir olayın peşinden geldiğini bilmeden eğlence amaçlı dışarı çıkar ama bir şekilde olaylar sarpa sarar ve polis kurşunuyla can verir. [1] Bunu söylüyorum çünkü bu bir gerçek. Yaşandı, var yani. Kurgu olsaydı bu yapılan belki “spoiler” alanına girerdi ama Oscar Grant Amerika’da hak aramanın, haksızlığa uğrayanların binlerce sembolünden birisi haline gelmiş.

Festus Okey'in cenaze töreni

Oscar Grant’e baktığınızda gözleriniz eğer “az” olana aşinaysa hemen Türkiye’de can veren Festus Okey‘i anımsayacaksınız.

Unutulan bir siyahi… Bunun gibi Türkiye’de azımsanan, az olduğu için üzerinde tahakküm kurulmaya çalışılan insanları…

Lafı uzatmadan son olarak şunu söylemek lazım: Bu film sizi üzecek, canınızı sıkacak ve kendi halinde yaşayan, rengarenk kurduğu dünyasında kimseye karışmadan yaşamaya çalışan insanların da dikkatini çekecektir. Benim boğazımda gemici düğümüyle atılan bir ilmek oluşmuştu mesela.

İyi seyirler. [2]

[1] Olay Videosu:

[2] Filmin Fragmanı:

resul

Saklı Hayatlar (2011)

Filmin Künyesi

IMDB PUANI:  7.1 / 10

Yapım

DRAMA İSTANBUL FİLM ATÖLYESİ

Oyuncular

CEREN HİNDİSTAN ( NERGİS)
YUSUF AKGÜN ( MURAT)
AHMET MÜMTAZ TAYLAN ( TEVFİK)
LAÇİN CEYLAN ( ZEYNEP)
ZERRİN SÜMER (EMİNE)

YÖNETMEN

A. HALUK ÜNAL

HİKAYE

SERPİL GÜLER – A. HALUK ÜNAL

MÜZİK

KEDİ MÜZİK

GÖRÜNTÜ YÖNETMENİ

GÖKHAN ATILMIŞ

SANAT YÖNETMENİ

ADALI AKSOY

“Eğer “öteki” iseniz, kimliğinizi saklayarak yaşamak zorundasınız. Ancak bu şekilde, kimliğinizi ortaya koymadığınız sürece “huzurlu” yaşayabilirsiniz…” düşüncesini insana empoze eden iki yüzlü toplumsal normları eleştiren, farklı bir Türk filmi; “Saklı Hayatlar”

1808453

1980’de Çorum’da yaşanan alevi katliamı sonucu, Zeynep Hanım küçük kızı Gürcan’la birlikte İstanbul’da okuyan kızı Nergis’ in yanına göç etmek zorunda kalır. Üst katlarında oturan ev sahibi ise sol düşünceye sempati duyduğunu bilmediği, üniversiteyi yeni bitirmiş oğluyla ve annesiyle oturan milliyetçi ve muhafazakar bir adamdır.

Önceleri her şey çok güzeldir. Birlikte yemekler yenilir, sohbetler edilir… Görünürde bir sorun yoktur; hatta ev sahibi babaanne, kiracılarının küçük kızını çok sever, onunla bol bol vakit geçirir ve küçük kıza  Kuran okumayı, namaz kılmayı öğretir. Bu arada Nergis ile Murat ( ev sahibinin oğlu ) aralarında güzel bir aşk başlamıştır.

Tüm bu huzur ortamı, dua için kadınların üst katta toplandığı bir gün yerle bir olur… Dua bittikten sonra evin küçük kızının namaz kılmayı bildiğini ispatlamak istemesi ve koşup evden sözde seccadesini alıp gelmesi ile her şey değişir.  Çünkü Gürcan’ un getirdiği sözde seccade, Hz. Ali’ nin fotoğrafı olan küçük kilimdir.

Bundan sonra film kopar ve Alevileri “öcü”, “dinsiz” olarak gören evdeki kadınlar,  adeta şeytan görmüşcesine besmeleler çekerek evden giderler.

Sakli-Hayatlar-4

Artık anne ve kızlarının “gerçek kimlikleri” ortaya çıkmış, anne için her şey başa dönmüş, Murat ile Nergis’ in aşkı ise imkansız bir hal almıştır.

Yönetmenliğini Ahmet Haluk Ünal’ ın yaptığı ve aşkı sorgulatmayı, ezilen ve saklanan alevi kimliklerin  öyküsünü  anlatmayı amaçlayan 2011  yapımı  filmde;  aynı topraklarda yaşayan fakat farklı inanışları ve farklı kimlikleri  yüzünden ayrımcılığa uğrayan insanların hikayesi ve ön yargıların, cahilliğin yol açtığı trajediler başarılı bir şekilde yansıtılmaktadır.

Basında çok geniş ve çok olumlu bir yankı yaratan Saklı Hayatlar, 2011 Haziran’ında  Almanya, Avusturya, Avusturalya’da vizyona girdi. 2011 Kasım ayında İngiltere’de gösterime giren film, 12 Ocak 2012′de de Danimarka’da vizyona girmiştir. Norveç, İsveç ve Fransa gösterimleri için de çalışmalar sürmektedir.

Adana Uluslararası Altın Koza Film Festivali ve Malatya Uluslararası Kristal Kayısı festivallerinde yarışan ve Malatya’da en iyi senaryo ödülünü alan Saklı Hayatlar, Antalya Altın Portakal Film Festivali, İstanbul Uluslararası Film Festivali ve Frankfurt film festivallerinde panaroma bölümlerinde gösterilmiştir.

 

ÇORUM KATLİAMINA DAİR TARİHİ EK BİLGİ:

28 Mayıs Çarşamba günü, Çorum’un en işlek caddesinde ve çoğunluğu çocuk ve gençlerden oluşan gruplar, “kanımız aksa da zafer İslamın, Kana kan, intikam” sloganlarıyla yürüyüşe geçmişlerdir. Yürüyüş korteji, kısa süre sonra saldırıya dönüşür. Cadde üzerinde bulunan solculara ait iş yerleri tahrip edilmeye, yakılmaya başlanır. 29 Mayıs günü cadde ve sokaklarda yürüyüşler “Kana kan, intikam” sloganlarıyla sürmüştür. İş yerlerinin yağmalanmasına, tahrip edilmesine ve yakılmasına devam edilmiştir.

Çorum’la komşu il, ilçe ve köylerle bağlantılı tüm yollar belirsiz gruplarca işgal edilmiştir.

Yine saldırgan başka gruplar Çorum Gazetesi’ne ve Bahar Kitabevi’ne saldırmıştır.

Alevi ve Sünni mahalleleri arasında barikatlar kuruldu ve çatışmalar başladı.

Mayıs ayında yaşanan bu gerginlik askeri müdahaleye karşın devam etti. 30 Haziran’da MHP yanlısı bir iş adamına ait bir otomobilden Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) taraftarlarının ve diğer solcuların yoğun olduğu bölgelerde sivillerin üzerine ateş açıldı.

Filmin fragmanı için;

melek

The Help (2011)

1960’ların başı… Amerika… Bugün kendini “özgürlükler ülkesi” olarak tanımlayan Amerika’da ırkçılığın kol gezdiği, “American Dream” kavramının bazıları için yalnızca kötü bir düş, hatta kabus olduğu dönemler…

2011 yapımı “The Help”; beyazlar için rüya, siyahiler için ise kabus olan işte bu dönemi ele alır.  Kathryn Stockett’ın aynı adlı romanından beyazperdeye uyarlanan film; 50’li-60’lı yıllarda yaşamlarını sürdürebilmek adına, kendilerini hor görüp aşağılayan beyazların evlerinde hizmetçilik yapan “zenci” kadınların etkileyici hikayesini, Aibileen Clark ve en yakın arkadaşı Minny Jackson üzerinden anlatmaktadır.

oQM9u7284

Anneleri ya köle, ya da en fazla hizmetçi olmaya layık görülmüş olan ve kendi çocuklarını küçük yaşta okuldan almak zorunda kalıp yine kendileri gibi onları hor görecek beyazların evine teslim etmek durumda kalan, yahut da çocuklarını ırkçı saldırılarda kaybeden kadınlardan sadece ikisidir Aibileen ve Minny… Her gün işte aşağılınırken – hatta “zencilere has” belli bir mikrobu taşımaları riskine karşın, çalıştıkları evde tecrit edilircesine ayrı tuvalet kullanmaya zorlanırken-, yanlarında çalıştıkları beyazların çocuklarına onların ne kadar değerli olduklarını aşılamaya çalışan kadınlardan sadece ikisi…

İkilinin hayatı, kasabadan üniversite okumak için ayrılan, kendisini büyüten siyahi dadısına inanılmaz düşkün, idealist  Eugenia ‘Skeeter’ Phelan’ın gelişiyle değişecektir. Eugenia’nın beyazların evlerinde aşağılanan siyahi kadın hizmetçilerin anılarını derlemeyi teklif etmesiyle, önce bu teklifi görecekleri tepkilerden ötürü korkarak reddeden, ardından da tüm gemileri yakarak kabul eden Aibileen ve Minny’nin hayatı değişecektir. Artık iki kadın yalnızca sistemin onlara dayattıkları ile sınırlı kalmak zorunda olmadıklarını anlayacak ve kendi hikayelerinin yazarı olmaya karar verecektir.

the-help-duygularin-rengi-2011

Tate Taylor’ın hem senaryosunu yazıp hem yönettiği The Help,  duygusal öğelerin esprilerle harika bir kıvamda harmanlanmasının yanında, oyuncuların birbirinden güçlü performanslarıyla da dikkat çekmektedir. Emma Stone, Viola Davis, Bryce Dallas Howard, Octavia Spencer, Allison Jenney ve Cicely Tayson gibi son derece güçlü bir oyuncu kadrosuyla karşımıza çıkmaktadır “The Help”. Birçok film festivalinde adaylıklar ve ödüller kazanan film, Octavia Spencer’ın “En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu” dalında kucakladığı Oscar ile de adından sıkça söz ettirmiş bulunmaktadır.

Filmin dikkat çeken bir diğer yanı ise konuyu daha da etkileyici kılan vurucu replikleridir. Özellikle Aibileen’in ve Skeeter’ın biricik dadısı Constantin’in söylediği replikler, “azınlık olarak yaşamanın ne kadar güçlü durmayı gerektirdiği” gerçeğini bize bir kez daha kanıtlar:

“Kendine acımayı bıraksan keşke. Asıl çirkinlik budur! Çirkinlik içte büyüyen bir şeydir.”

“Ölmediğin her gün, sabahları uyandığın vakit bazı kararlar alman gerekir. ‘O aptalların benim hakkımda söyledikleri kötü şeylere inanacak mıyım?’ Bu soruyu kendine sormalısın.”

“Yüreklilik sadece cesur olmakla olmaz. Yüreklilik, acizliğimize rağmen doğru olan şeyi yapmaktan geçer.”

“Her yıl onun ölüm yıldönümü nefes alamam. Sizler için sıradan bir briç günüdür oysa… Eğer pes edersen, benim yazdığım, onun yazdığı her şey ölür.”

“Bazen cesaret bir nesli es geçer. Cesareti ailemize yeniden kazandırdığın için sana müteşekkirim.”

“Tanıdığım onca insanı düşündüm. Gördüğüm ve yaptığım onca şeyi. Oğlum bir gün ailemizden bir yazar çıkacağını söylerdi. Sanırım o ben olacağım.”

Kısacası, film son yılların en etkileyici filmlerinden ve ırkçılık konusunu ele alan en başarılı eserlerden biri olmayı başarmakta ve izleyenlere unutamayacağı dakikalar vaad etmektedir.

Filmin fragmanı için;

Ek bilgi: Bugün ABD’nin siyahi bir başkanının olduğunu unutmadan,  “zenci” diye yıllarca aşağılanan siyahilerin, bugünlere gelmeden ne tür zorlu dönemler geçirmiş olduğunu gözler önüne seren birkaç fotoğrafı sizlerle paylaşarak tanıtımımızı bitiriyoruz.
dorothy-counts-one-of-the-first-black-students-to-enter-the-newly-desegregated-harry-harding-high-school-is-mocked-by-whites-on-her-first-day-of-school-2
dorothy-counts-one-of-the-first-black-students-to-enter-the-newly-desegregated-harry-harding-high-school-is-mocked-by-whites-on-her-first-day-of-school1
Fotoğraf 1 -2 :  Eylül 1957… Kuzey Carolina’daki Harry Harding Lisesi’ne kabul edilen ilk siyahi öğrencilerden olan 15 yaşındaki Dorothy Counts ile öğrenciler “rengi” yüzünden dalga geçerken…
83103021
back-of-the-bus
Fotoğraf 3 – 4: Siyahi kişilerin otobüslerin sadece “renkli ırklar içi” ayrılmış, arka koltuklarında oturup seyahat edebilme hakkı olduğu dönemlerden kareler…
erge

Angela’nın Külleri II – Umuda Doğru

İrlandalı fakir bir ailenin hem oldukça hüzünlü hem de sempati öğesini asla elinden bırakmayacak şekilde sevimli hikayesini anlatan, bütün dünyada oldukça ses getiren “Angela’nın Külleri” romanının ikincisidir “Umuda Doğru”…

Angela’nın Külleri kitabında küçücük bir çocuk olan Frankie (Kitabın yazarı olan Frank McCourt ve ailesinin gerçek hikayesini aktarır kitap serimiz) artık büyümüş ve farklı diyarların hayali kuran bir delikanlı olup çıkıvermiştir. Zaten kitap da Frankie’nin İrlanda’dan Amerika’ya gitmek için yola çıktığı gemi yolculuğu ile başlar.

Kitap boyunca, İrlandalı Frankie’nin Amerika’da yaşadığı birçok zorluğa tanıklık ederiz. Otellerde çalışmaktan, gözleri iltihaplı halde tuvaletleri temizlemeye, rıhtımlarda işçi olarak çalışmaya kadar bir çok zorluk… Oysa, Kore Savaşı’nın çıkmasıyla Almanya’ya da giden ve orada gördüklerinin yaraları ile Amerika’ya dönen, liseyi dahi bitirmemiş Frankie’nin her şeye rağmen bir hayali vardır; üniversiteye gitmek…

angelanin-kulleri-2-frank-mccourt-h55__45892078_0

Frank McCourt’un İrlandalı fakir bir çocuktan, hayallerini gerçekleştiren başarılı bir öğretmene dönüşmesine kadar uzanan yolculuğu (ki McCourt öğretmenlik yıllarını da “Öğretmen” adlı romanında anlatmaktadır) anlatan “Umuda Doğru”, Angela’nın Külleri serisinin tüm kitapları gibi, asla vazgeçmediği coşkusu ve insancıllığı ile yine kendini bir solukta okutmayı başarmaktadır. Başucu kitabınız olabilecek bu özel kitap, “şiddetle” değil, “sevgiyle” tavsiye edilir.

erge

Bir Erkeği Erkek Yapan Nedir? – Charles Aznavour

İnsanı son derece etkileyen, her dinleyişinde daha derin sulara girip, adını bile bilmediği diyarlara gitmesine neden olan bazı şarkılar vardır… İşte Dünyaca ünlü Ermeni asıllı Fransız şarkıcı Charles Aznavour’un orijinal adı “Comme Ils Disent”, İngilizce adı “What makes a man a man” ve Türkçe çevirisi “Bir erkeği erkek yapan nedir” olan şarkısı bu şarkılardan biridir benim için…

Annesi ile birlikte yaşayıp, geceleri bir barda kadın giysileri giyerek drag queen’lik yapan bir eşcinseli anlatmaktadır şarkının sözleri. Bu cüretkar şarkının Aznavour tarafından 1973 senesinde yapıldığını es geçmemek gerek; yani eşcinsellik kavramına hala oldukça önyargıyla bakıldığı ve Aznavour’a birçok hayran kaybettirebilecek bir dönemde…

Aznavour’a göre  “sözleri eşcinselliği anlatan ilk şarkı” olan eser ve şahsımca çevirilen Türkçe çevirisi karşınızda. Keyifli dinmeler:

Bir erkeği erkek yapan nedir?

Ben ve annem, birlikte yaşarız

Fairhome Towers’ta güzel bir dairedir yuvamız

Yalnız hissetmemek için

İki kedi, bir kopek, bir papağan

Bir takım bitki ve çiçeklerle yaşarım

Ev işlerinde anneme yardım ederim

Ben yıkarım, o kurular, yerleri silerim

Birlikte çalışırız

Alışveriş yapar, yemek yapar, biraz da dikiş dikerim

Annem de bütün bunları yapsa da itiraf etmeliyim ki

Ben ondan daha iyi yaparım

Geceleri garip bir barda çalışırım

Tüm yıldızları taklit ederken

Oldukça inandırıcıyımdır

Müşteriler şüphe ile yaklaşırlar

Ne olduğumu merak edip gelip

Tatmin olarak giderler

Çok özel bir show yaparım

Striptiz sonrasında

Ayak parmağımdan başıma kadar çırılçıplak kaldığım…

Her gece cinsiyetimi gözlerinin önünde değiştirirken

Erkekler çok şaşırır

Söyleyebilirseniz söyleyin bana

Bir erkeği erkek yapan nedir?

Gece  3 civarı arkadaşlarla buluşuruz

Bir şeyler yiyip muhabbet etmek için…

Konuşup kalplerimizi dökeriz

Sanattan özgürleşmeye kadar,

Her başlıktan konuşuveririz

Birilerinin özel hayatını didiklemeyi severiz

Eğlence için dedikodu yaparız

Ya da söylenti çıkartırız

Saçlarımızı salar,

Espri ile karışık kendimizle dalga geçeriz

Birçok defa eğlenmenin

Ve sırf gey olmanın bedelini öderiz

Bu hiç de hoş değildir

Her zaman kusurlarımızı bulup bir takım isimler takarak,

Eğlencemizi bozan birileri vardır

Her daim suçlayarak,

Başkalarının üzerinden,

Dikkati kendilerinin üzerine çekmeye çalışan birileri…

Bu aklımızı karıştırır

Konuşmamla dalga geçerler,

Yürümemi taklit ederler

Söyleyebilirseniz söyleyin bana

Bir erkeği erkek yapan nedir?

Maskaram akmıştır,

Eve gelir, yatağıma girerim

Yalnız ve arkadaşsız…

Gözlerimi kapatıp onu düşünürüm

Neler yaşayabilirdik diye hayal kurarım

Düşlerim sınırsızdır

Birbirimizi sevmişizdir ama görünen o ki

Aşk sadece rüyalarımda yaşayacak kadar

Tek taraflıdır…

Fakat itiraf etmeliyim ki bu hayatta

Aşkı ve mutluluğu arayış zaten her zaman karşılıksızdır

Kendime neye sahip olduğumu sorarım

Ne olup ne olmadığımı

Ne verdiğimi…

Cevaplar her zaman,

kırmamız gereken kuralları koyanlardan gelir

Yaşamımın bir suç olmadığını bilirim

Yalnızca içinde yaşadığım zamanın kurbanı olduğumu…

Savunmasızca kalakalırım

Kimsenin benim için neyin doğru olduğunu

yargılama hakkı yok

Söyleyebilirseniz söyleyin bana

Bir erkeği erkek yapan nedir?

(Orijinal sözleri okumak için )

Not: Şarkı Marc Almond tarafından da seslendirilmiştir. Şahsımca oldukça iyi bir yorum olan Almond yorumunu dinlemek için:

erge

Sen Balık Değilsin Ki – Çıplak Ayaklar Kumpanyası

Konsept / Uygulama / Performans: Mihran Tomasyan
Tasarım: Cem Yılmazer
Ses ve Işık uygulama: Kolektif
Şiir: Oktay Rifat “Ahmet”
Müzik: Neva Hicaz Gazel / Mahmut Celalettin, Bzdig Navag (Küçük kayık) – Rouben Hakhverdian
Flyer: Ezgi Kaplan
Süre: 40′

“Suyun yolunu kesersin, kum çuvalları dizersin, beton örersin; ama ne yapar ne eder, bi yerden bi çatlak bulur ve özgürce akmaya devam eder su.
Yolculuğu her seferinde başka engellerle karşılaşacak, bulanacaktır elbette ki…
Bu hep böyledir ve böyle olduğunu bile bile ‘su cinayetleri’ işlenir durmadan bu ülkede.
Bu eser suyun yolculuğunu kendi yolculukları yapanların ve her türlü suyun sularında gezinenlerin hikayesidir.

Bavul açılır ve içinden dökülenler çatlaklarını elbette ki bulur.”

1186015_10151840500228979_368675232_n

Çıplak Ayaklar Kumpanyası’ndan Mihran Tomasyan, Oktay Rıfat’ın “Ahmet” isimli şiirinden esinlenerek tasarladığı “Sen balık değilsin ki” adlı performansını, YAP İstanbul Modern: Yeni Mimarlık Programı’nın ilk geçici yapısı “Göğe Bakma Durağı” için yeniden yorumluyor.

Çıplak Ayaklar Kumpanyası farklı disiplinlerden, alternatif bakış açılarına sahip dansçıların 2003 yılında bir araya gelerek kurduğu bir proje topluluğudur.

festival_Afis_web2_83_500

erge

Cumartesi Cumartesi (1984)

Künye:[1]

Yönetmen ve Senaryo: Tunç Okan; Görüntü Yönetmeni: Roman SuarezMüzik: Vladimir Cosma Oyuncular: Francis Huster, Carole Laure, Jacques Villeret, Tunç Okan, Michel Blanc, Jean-Luc Bideau, Catherine Alric Yapım: Türk(Evren)-İsviçre(İtalio) Ortak Yapımı

vi400539ie488_500

Filmin Konusu:

Cumartesi… Tatilin ilk günü… Genellikle dinlenme günü olarak değerlendirilen ‘‘Pazar’’a bir gün kala, herkesin gezip tozmak ve en önemlisi de biriken işlerini halletmek için kullandığı, iyi değerlendirilmesi şart olan o hareketli, hunharlı gün… İşte yönetmen Tunç Okan’ın ikinci filmi ‘‘Cumartesi Cumartesi’’ filminde de İsviçre’de yaşayan, hallerinden anlaşıldığı üzere yıllardır yaşadıkları bu topluma iyice alışmış hatta oralı olmuş genç bir Türk çiftin ekseninde dönen ufak, kimi zaman sempatik, kimi zaman oldukça sinir bozucu olaylar, aksilik ve gariplikler anlatılmaktadır.  Okan’ın üçlemesinin ikinci filmi olan Cumartesi Cumartesi’nde, anlatılan o bir gün içinde neler olmaz ki…

Fantezilerine bile kabus kıvamındaki etli, kocaman gövdesiyle ansızın girip bu hayalleri mahveden karısını doğrayıp sucuk yapmak isteyen hatta rüyasında bunu başaran ve yine aynı rüyada bu sebepten ötürü idama mahkum olan ve son arzusu sorulduğunda karısından yaptığı salamı yemek istediğini belirten, karısını niye öldürdüğü sorulduğunda gayet sakin ve donuk bir şekilde ‘‘Özür dilerim, bir daha yapmam’’ diyen ve gerçekte de karısı yerine korkunçtan ziyade komik bir şekilde kasapta birlikte çalıştığı iş arkadaşlarından üçünü doğrayan kasabın trajikomik halleri; bizzat Tunç Okan’ın kendisi tarafından canlandırılan ve meydandaki bankta yanına oturan bayanları takip edip kendisine günlük bir eğlence arayan arsız Türk’ün maceraları; dişçiye gelen garip tiplerin yaşadığı komik olaylar ve gözlükleri ve cin gibi tavırları ile Cingöz Recai’yi hatırlatan haylazın diş hekimini deli edişleri; ‘‘Kuvvetli’’ lakabını kendine takmış fakat kuvvetliden ziyade zayıf mı zayıf, çelimsiz mi çelimsiz vücuduna baktığınızda cılız bir dal parçasına benzeyen garip ve nevrotik adamın ehliyet almak için üçüncü kez girdiği kurstaki hocayı deli edişleri; hayatlarını sırf karşı cinse hoş görünmek için güzellik salonlarında geçiren insanların ‘‘kozmetik tutsaklığı’’ diyebileceğimiz durumu; kendisi aylardır işsiz olan ama karısının maaşıyla gizli gizli aylık masaj randevularına giden adamın güzellik salonundan evine telefon gelmesi üzerine karısı tarafından enselenişi; bankta bulduğu küp yapbozu yapmakla uğraşıp duran fakat bir türlü başaramayan, ardından da dişçiyi deli eden Cingöz Recai haylazın küpü 2 dakika içinde yerli yerine getirmesine şaşıp kalan adamı halleri; masun, tatlı görünüşünde aslında minik bir şeytan barındıran ufaklığın ‘’mu ne mu?’’ sorularıyla ve soruların hedefi olan objeleri yere atıp kırarak ana okul öğretmenini delirtmesi, hatta ağlamasına sebep oluşu; genç çiftimiz Meral ve Sümer’in başına gelen türlü can sıkıcı, sinir zıplatıcı ve peygamber sabrı isteyen gelişmeler ve daha neler neler… İşte bunlar ve daha fazlası işlenir bir günü, yani sıradan bir Cumartesi gününü işleyen filmimizde…

Film Hakkında Bilgiler ve İnceleme:

1984 yapımı Cumartesi Cumartesi Tunç Okan’ın Otobüs filminden 7 sene sonra gerçekleştirdiği ikinci yönetmenlik denemesidir. Filmde yönetmen, senarist ve oyuncu olarak görev alan Okan, bu filmle dış göç olgusunu irdelediği üçlemesinin ikinci ayağını da oluşturmuş olur. Otobüs’te yani üçlemenin ilkinde ilk defa yurdundan çıkan ve dış göç mevzuatına giriş yapan kişiler anlatılır, üçlemenin üçüncü filmi olan Fikrimin İnce Gülü: Sarı Mercedes’te yurtdışından dönen insan aktarılırken, üçlemenin ikincisi olan bu filmimizde yurtdışında uzun süre yaşayıp oraya alışan hatta oralı olan kahramanların hikayesi sunulmaktadır. Kısacası gidenler, oradakiler ve dönenler üçlemesinin ‘‘oradakiler’’ kısmıdır Cumartesi Cumartesi’de bizlere aktarılan.

Okan, bu filmi neden yaptığını şu sözlerle ifade etmiştir:

“Çevremde, bir sürü ufak olaylar oluyordu. Olaylar büyük şeyler değildi ama, günlük yaşamın içinde dikkatimi çekiyordu. Bunları bir araya toparlamanın, arasındaki çelişkileri sergileyeceğini düşündüm. İnsan geçirdiği tüm gelişime karşın, gene de hata yapan, çok defa beceriksizleşen bir yaratıktı. Teknik düzey ise hatayı affetmiyor, mükemmeli istiyordu. Acaba, insan o salt mükemmellikte olabilir miydi? Cumartesi Cumartesi, bu düşüncelerin, gözlemlerin ürünü oldu.”[2]

Okan bu ikinci yönetmenlik denemesinde de yine ödül almayı başarmıştır. 1984-1985 Sinema Yazarları Mevsimin En İyi Türk Filmi Soruşturması’nda 9. olan film, 1985 Uluslar arası İstanbul Sinema Günlerinde ‘‘Türk Sinemasına Bakış, Ulusal Film Yarışması’’ bölümüne de katılma şerefine nail olmuştur.[3]

Kasabın fazlasıyla kilolu karısını kesip salam yapma hayallerini konu olan bölüm yani ‘‘Kasabın Rüyası’’ adlı bölüm,  Friedrich Durrenmatt’ın Türkçeye ‘‘Sucuk’’ diye çevrilen öyküsünden esinlenilerek oluşturulmuştur. Senaryosu ve diyalogları Tunç Okan’ın kendisi tarafından yazılan filme, Aziz Nesin’den eleştiri gelmiştir. Aziz Nesin, ana okulunu birbirine katıp öğretmeni deli etmek için sürekli ‘‘mu ne mu?’’ diye soran çocuğun hikayesinin kendine ait olan ‘‘Gözüne Gözlük’’ kitabındaki ‘‘Mu Ne’’ adlı öyküden alındığını ve kendisinin izni olmadığını iddia etmiştir. Fakat Tunç Okan’ın bu suçlamayı kabul etmemesi üzerine Aziz Nesin de kısa sürede bu iddiasından vazgeçmiştir.[4]

Filmin müzikleri son derece dikkat çekicidir. Bu şaşılası bir durum değildir zira film müzikleri dünyaca ünlü müzisyen, film müziklerinde mucizeler yaratan yetenekli isim, Viladimir Cosma tarafından yapılmıştır. Hem bu müzikler için hiçbir ücret almayan Cosma, aynı zamanda da filmin yapımında da büyük katkı sağlamıştır.[5]

Filmle ilgili bir diğer önemli ayrıntı ise oyuncuların neredeyse tamamının yabancı olması (oyuncuların çoğu Fransız’dır) üzerine filmin, aslen Fransızca olan diyalogları üzerine sonradan Türkçe dublaj yapılarak sunulmasıdır. Türkçe dublajda sinema ve tiyatroda güçlü isimlerden yararlanılmıştır. Carole Laure’yi Tilbe Saran, Francis Huster’ı Mustafa Alabora, Jacques Villeret’i Erol Günaydın, Zouc karakerini ise Meltem Özpınar seslendirmiştir.[6]

Filmle ilgili kısaca bilgi verdikten sonra Cumartesi Cumartesi’nin incelemesine geçecek olursak… Öncelikle; filmin toplam oyuncu kadrosunun çoğunu yabancıların oluşturması filmin bir Türk filmi olup olmadığı tartışmalarını getirebileceği açıktır ama hem yönetmenin Türk oluşu hem de hikayenin baş kahramanı sayabileceğimiz genç çiftin, Türk bir çift (çifti oynayanlar Fransız oyuncular olsa da) olarak senaryoda konumlandırılması ve diğer birkaç karakterin daha Türk olarak portrelenmesi ‘‘Cumartesi Cumartesi’’nin bir Türk filmi olduğu söylemimizi güçlendirir. Filmin genel konusuna baktığımızda yönetmenin yine bir problemi, evrensel bir problem olan iletişimsizliği ve tüm kargaşası, elektronik kasaları, boğucu iş saatleri, tüketime çağıran büyük alışveriş merkezleri, iki güne hatta pazarı dinlenme günü olarak alırsak sadece bir güne her şeyin sıkıştırılması adeta zorunlu olan yapısı ile gelişmiş toplumlarda iletişimsizliğin aldığı korkunç boyutu göstermeyi amaçladığı ve bu amacını da filme yayılmış olan minik öykülerle, kimi zaman birbirinden bağımsız kimi zamanda birleşen minik hikayeciklerle çok iyi bir şekilde aktarmayı başardığını söyleyebiliriz.

Yönetmen filminde müzik öğesini Otobüs’te olduğu gibi yine son derece yetkin bir şekilde kullanmayı başarmıştır. Viladimir Cosma’nın sempatik ve  hızlı tempolu müziği yine en az müzik kadar tempolu, koşuşturmalı bir günü anlatmada oldukça pekiştirici bir unsur olarak ortaya çıkmaktadır. Sessiz filmlerdeki kovalamaca sahnelerine eşlik eden müzikleri ya da kovboy parodilerinde kullanılan müzikleri de andıran sempatik ve hızlı müzik eşliğinde kasabın şehrin meydanında elinde satırla çalışma arkadaşını kovaladığı sahne müziğin sahnelerin etkileyiciliği üzerindeki başarısını kanıtlar niteliktedir. Yönetmen müziği o kadar profesyonelce ve yerinde kullanmıştır ki izleyenler olarak ister istemez karmaşası, aksilikleri ve koşuşturması ile hızlı mı hızlı bir Cumartesi gününü, filmde anlatılan o Cumartesi’yi adeta yaşar, oturduğumuz koltuktan sanki kendimiz deneyimliyormuşuzcasına duyumsarız.

Filmde ‘‘bir şey’’lere tutsak olma öğesi çok güzel işlenmiştir. Genel olarak herkes çok gelişmiş toplumun yarattığı kaosa ve yükümlülüklere tutsaktır. Özelde ise, kimi alışveriş listelerine, Cumartesi günü yapılması şart olan işlere, dişçi randevularına tutsak kimi ise sistemin dayattığı güzel olmak, yenilenmek trendlerine ayak uydurmak için güzellik salonlarına, moda olduğu için yapılması şart olan komik saç şekillerine tutsaktır. Hep bir şey yapılmak zorundadır. Oturmak ve nefes almak söz konusu değildir. Hareket etmeyen, kapitalist düzenin şartlarını ya da popüler kültürün dayatmalarını ve trendlerini takip etmeyen kişi var olamaz. Bu tutsaklıklar sonucu ortaya çıkan şey korkunç boyutta bir iletişimsizliktir.

Kasabın Rüyası belki de sembolik kullanımların en yoğun olduğu kısımdır. Kasabın hayatı hep etlerle çevrilmiştir. Çalıştığı kasap dükkânında her gün kesip biçtiği etler, bağlayıcı iş saatleri ve bir yerde hareketsiz durmaktan ötürü et bağlamış çalışma arkadaşları ve kendi etlerle bezeli koca gövdesi, evde öyle amaçsızca oturduğu için ve belli ki sürekli yediği için oldukça yağ bağlamış bir eş… Hep et, daima et… Et adeta endüstrileşmiş toplumun mekanikleşip, insanları tutsak etmiş düzeninde kasabın kendisine ve emeğine yabancılaşma simgesi olarak verilmiştir. Kasap belki de bu çevresindeki boğucu hayat, sevmediği eşi ve haz almadığı suratsız iş arkadaşlarını ve kendi şişman gövdesinden duyduğu nefreti kesip yok etmek için rüyasında karısını kesip büyük bir salam yapmıştır. Rüyasında idam edilmeden önce son arzu olarak bu salamı yeme isteğinde bulunması da tüm bu hayal kırıklıklarını, hayatında hoşlanmadığı ve yabancılaşmasına neden olan tüm unsurları ve bireyleri yeme, yok etme arzusundan gelmektedir. Rüyasında çıktığı duruşmada ‘‘Karını neden öldürdün?’’ sorusu kasaba yöneltildiğinde adamın daimi olarak gayet saf ve sakin bir tavırla ‘‘Özür dilerim bir daha yapmam’’ demesi de son derece önemli bir detaydır zira burada yönetmen bir kez olsun çıldırıp sisteme, kendisini yabancılaştıran unsurlara isyan etmeyi başaran insanın ne yaparsa yapsın sistemin efendilerine günün sonunda özür dileyeceğinin ve boyun eğeceğinin mesajını en etkin bir şekilde sunar. Sonunda kasap karısını öldüremez belki ama onu iş saatlerine bağlayan, yabancılaştıran kasap dükkânına olan öfkesini belki de üç iş arkadaşını bıçaklayıp öldürerek alma yoluna gider. Burada son derece trajikomik ve endüstrileşmiş, fazla gelişmiş toplumun insanı işe ve kazanca olan tapışını sergileyen son derece ironik bir olay gerçekleşir. Kasap dükkanında üç iş arkadaşları ölmesine rağmen dükkanın patronu ve diğer çalışanların polislerin bugünlük dükkanı kapatmak isteyip istemediklerini sormaları üzerine gayet sakin bir şekilde ‘‘Gerek yok, çalışırız. Bugün Cumartesi, çok müşteri olur.’’ demeleri az cümleyle çok şey anlatmaktadır. Filmin aynı zamanda senaristliğini de yapan Okan yine eleştirdiği düzeni bu tip ufak ayrıntılarla son derece etkin bir şekilde hicvetmeyi başarmıştır.

Filmde sürekli olarak ‘‘Bugün de hiçbir şey yapamadık…’’ cümlesini duyarız. Türlü aksilikler genç çiftin peşini bırakmadığı için çiftimiz istedikleri ve amaçladıkları şeyleri yapamamıştır; doğru, ama yönetmenin sürekli bu ‘bir şey yapamama’ olayına dikkat çekişinin sebebi; çok gelişmiş kapitalist toplumların, içinde yaşayan bireylere sürekli bir şey yapmayı şart koşması ve bu işler bitince önüne yeni işler koyup yine ‘‘Tühhh! Bir şey yapamadık bugün de!’’ hissini yeniden ve yeniden yaşatmasıdır.  Alışveriş merkezlerine ve süpermarketlere gidip türlü yemek alınmalı, fotoğraf makinesi tamirciden alınmalı, saçlar yaptırılmalı, dişler dişçiye gösterilmelidir. Yani sürekli gerekli gereksiz zorunluluklar yüklemektedir mevcut sistem. Sonunda ise insanı hiçbir şey başarmamışçasına yetersiz hissettirmekte ve tüm bu karmaşa içinde de iletişimi yok etmektedir. Meral’in saçlarını hediye paketi gibi yaptırmasından ötürü onu doğal haliyle sevdiğini söyleyip boşu boşuna zamanını ve parasını moda denen bu saç şekillerine verdiğini söyleyen Sümer’in bu sözlerine önce oldukça öfkelenen Meral’in, güzellik salonunda kadınların acınası hallerini gözlemlemesi üzerine yaptırdığı saçlarını bozup, doğal haline getirişi ve Sümer’in sürekli bir tüketim çılgınlığı içinde süpermarkette yiyeceklere, eşyalara saldıran kişilerin arasında sonunda dayanamayıp ‘‘Yeter!’’ dercesine Meral’i kolundan çektiği gibi dışarı sürüklemesi… İşte bunlar da zorunluluklara, yapılması gereken işlere ve tüketime boğulmuş, nefes alamayacak halde sıkışmış çok gelişmiş toplum insanının haykırış koparmadan atılan çığlıklarıdır. Tunç Okan yine etkin ve özgün yönetimiyle sıkışmışlığı ve çok gelişmiş toplum içinde kapa kısılmış insanın durumunu son derece başarılı bir şekilde vermeyi başarmıştır.

 Filmin Popüler Sinemayla Kıyaslaması:

Filmin bir popüler sinema ürünü olmadığını; daha çok ufak bütçeli, kendi halinde, orijinal, sempatik, ticari kaygı gütmeden minik hikayeleri tevazu içinde vermeyi başaran bir Avrupa filmi görüntüsünde olduğunu söylememiz mümkündür. Peki, film neden popüler sinema ürünü değildir?

1) Filmde çiftimiz olaylar etraflarında dönmesi bakımından başkarakterler olarak ekrana yansısa da yan karakterlerin de verildiği ve gayet adil bir şekilde izleyiciye sunulduğu görülmektedir. Öyle ki kasabın ruh haline son derece net bir şekilde eşlik eder Okan’ın kamerası ve karakterin iç dünyasına dair ipuçları almamızı sağlar. Bu popüler sinemada çok da görülen bir özellik değildir çünkü popüler filmlerde genelde her zaman başkarakterler üzerinden yansır olaylar.

2) Filmde katarsis duygusu finalde Sümer’in ‘‘Yeterrrrr’’ der nitelikteki hareketi ve zorunluluklara, alışverişlere olan tepkisini ortaya koyuşuyla ve genç çiftin birbirlerini sonsuza kadar seveceklerini söylemeleri ile sağlanır; fakat filmdeki her öykü ana öykü sayılabilecek nitelikte olduğu için bu öykücüklerin çoğunun hatta hepsinin sempatik fakat yüksek oranda sinir bozucu bir şekilde bitmesi(kasabın iş arkadaşlarını kesmesi, minik haylazın hocasını yaramazlıkları ile adeta ağlatması vb…) ve aksiliklere kurban gider nitelikte sona ermesi katarsis duygusunu filmin genelinde yaşamamızı engeller. Her hikaye rahatlama duygumuzu yüceltmez ama bir Cumartesi günü yaşanabilecek kadar gerçekçi bir şekilde sunulur.

3) Film iddialı, izleyici çekmek için hazırlanan bir konuya sahip değildir(gündelik olayları anlatmaktadır). Filmin amacı da anlaşıldığı üzere zaten ticari kazanç değil bir problemi, günümüz gelişmiş toplumlarının problemini yani iletişimsizliği ve tüketime, iş saatlerine, güzellik salonlarına, trendlere, ürünlere mahkum oluşun getirdiği tutsaklığı işlemektir. Popüler sinemanın aksine Okan bu filminde sistemi ve sistemin dayattığı düzeni, zorunlulukları cesurca fakat bir o kadar da sempatik bir şekilde eleştirmektedir.

http://alkislarlayasiyorum.com/icerik/14148/cumartesi-cumartesi-bu-ne-bu


[1] Şükran Esen, 80’ler Türkiyesi’nde Sinema, 2. Bası, İstanbul: Beta Basım Yayım,  2000,  s.134.

[2] Esen, s.135 dipnot 54’ten alıntı.

[3] Gala Film, Cumartesi Cumartesi DVD İç Kapağından  alınmıştır.

[4] Gala Film, Cumartesi Cumartesi DVD İç Kapağından  alınmıştır.

[5] Gala Film,  Cumartesi Cumartesi DVD İç Kapağından  alınmıştır.

[6] Gala Film, Cumartesi Cumartesi DVD İç Kapağından  alınmıştır.

erge

Fikrimin İnce Gülü: Sarı Mercedes (1992)

Künye:[2]

Yönetmen: Tunç Okan Görüntü Yönetmeni: Orhan Oğuz Senaryo: Tunç Okan, Macit Koper  Müzik: Viladimir Cosma Oyuncular: İlyas Salman, Valedie Lemonie, Menderes Samancılar, Serra Yılmaz,Tuncay Akça, Saadet Gürses  Yapım: Türk, Fransız Alman Ortak Yapım Yapım Şirketi: Odak

Filmin Konusu:

Rengini baldan almış, Bayram’ı ise kendinden almış, ‘‘yar’’ a eş ve büyük adam olabilme hırsının simgesi Balkız; yani Bayram’ın biricik Sarı Mercedes’i… Adalet Ağaoğlu’nun romanından uyarlanan ve yönetmen Tunç Okan’ın üçüncü filmi olan Fikrimin İnce Gülü: Sarı Mercedes fimi; Almanya’da çöpçülük yapıp canla başla biriktirdiği paralarla çocukluğundan beri hayalini kurduğu ve uğruna arkadaşını satıp sevdiğini ardından bıraktığı Balkız’la birlikte Bayram’ın Almanya’dan doğduğu ve büyüdüğü köy olan Ballıhisar Köyü’ne uzanan yolculuğunu konu alır.

Bir kadınmış, ‘‘yar’’mışçasına dişileştirdiği, alt tarafı markalı bir metal parçası olsa da adeta kendisiyle içselleştirdiği ve ‘‘ben’’ değil ‘‘biz’’ ile başlayan cümlelerle sohbet ettiği Sarı Mercedes’inin içinde film boyunca Bayram sadece araba yolcuğu yapmayacak; aksine, köye doğru seyahati ilerledikçe kahramanımızın içsel yolculuğu başlayacak, Balkız’a ulaşma için çocukluktan beri sevdiği yavuklusunu geride bırakmış olması ve Almanya’ya gidecek arkadaşının evraklarıyla oynayıp onun yerine kendisini Almanya’ya aldırması gibi pek çok günahıyla, geçmişten gelen ve kendisini kovalayan pek çok hayaletle boğuşacaktır.

Bayram içsel yolculuğunda darbe aldıkça, gözü gibi baktığı Balkız da darbe alacak, ‘‘sakınılan göze çöp batar’’ deyişini doğrularcasına uğruna her şeyi sattığı ve sahip olduğu tek şey, tek nam olan biricik Sarı Mercedes’i köyüne vardığında çoktan yol boyunca aldığı darbelerden ötürü aynı Bayram’ın ruhu gibi hurdaya dönmüş olacaktır.

Film Hakkında Bilgiler ve İnceleme:

Çekimlerine 1987 yılında başlanmış olan Fikrimin İnce Gülü: Sarı Mercedes’in çekimleri  çeşitli ekonomik sıkıntı dolayısıyla sürekli sekteye uğramış ve bu da filmin bitmesinin 5 sene almasına neden olmuştur.[3]

Tunç Okan’ın üçlemesinin son ayağı olan ve yurtdışından ülkesine gelen insan motifini işleyen film, Adalet Ağaoğlu’nun Türk Edebiyatı’nın en iyi romanlarından biri sayılabilecek ve  bahsettiği konular sebebiyle 12 Eylül sonrası 4. baskısındayken toplatılıp iki sene kadar okuyucularla buluşamayan ‘‘Fikrimin İnce Gülü’’ adlı romanının sinema uyarlanmış versiyonudur.

Tunç Okan üçüncü yönetmenlik denemesi olan bu filmle de ödül kazanmayı ve başarısını taçlandırmayı başarmıştır. 29. Altın Portakal Ödülleri’nde (1992) Fikrimin İnce Gülü: Sarı Mercedes ile Okan, ‘‘En İyi Yönetmen’’ Ödülüne layık olmuştur. Film ayrıca yine 29. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde ‘‘En İyi Kurgu’’ ve ‘‘En İyi 2. Film’’ ödüllerini kazanırken, 5. Ankara Film Festivali ‘‘En İyi Erkek Oyuncu’’, 1992 Kültür Bakanlığı ‘‘Sinema Başarı’’ ödülü, 7. Adana Altın Koza Kültür Festivali ‘‘En İyi Müzik’’, Siyad ‘‘En İyi Görüntü Yönetmeni’’  ödüllerini de evine götürmüştür.[5]

Filmi incelemeye geçmeden önce filmimizin bir roman adaptasyonu olmasından ötürü sinema ve edebiyatın ilişkisini incelemenin faydası vardır.

‘‘Sinemaya büyülü kutu olarak bakıldığı, ilk gösterilerin yapıldığı günlerde, ilk filmler bugünkü anlamda film sayılamayacak çok küçük parçalardı. Sinemanın emekleme çağı hep bu parçacıkların biraz daha uzununu sağlayabilme çabasıyla geçer. Her gösteride bir öncekine yeni parçalar eklendiği görülür. Harflerden hecelere, hecelerden sözcüklere, sözcüklerden cümleye varılması gibi, emekleme çağının sonunda artık, küçük de olsa, anlatılacak bir konu gereksinmesi belirir. Zamanla, bulunan konular, sinemanın gördüğü ilgiyi karşılamamaya başlar. Seyirci koskoca bir edebiyat dünyasının yanında sinemanın cılız içeriğiyle yetinecek değildir. Bugünkü gelişmiş özel sinema metni yazarları olmadığına göre de, teknik olanakların hızla geliştiği bu dönemde, sinemanın aksayan yanını güçlendirecek bir tek kaynak kalmaktadır, o da edebiyat. Sinemaya göre yazılmamış metinlerin uygun bir biçime sokulması zorunlu bir buluştur. … Vodvillerden serüven romanlarına kadar, sanat değeri aramadan, her esere el atılır, uyarlama filmleri çığ gibi artar. Bunlarda ilk göze çarpan özellik, sinema dilinin bulunmayışıdır. Sahnedeki bir oyunu, karsısına alıcı koyup çeker gibi, stüdyolarda çalışılmış, romanların en ince ayrıntılarına kadar yer verilmiş, eserler sinemayla resimlenmiştir. Ağır, hantal, çoğu sıkıcı ilk çalışmalardan sonra, sinema diline önem veren, sinemanın olanaklarını kullanmayı akıl eden, stüdyolara kapanıp dekorlarla çekilmiş ilk filmler yerine doğa içine çıkıp konuları doğal dekoruyla yansıtan uyarlama örnekleri ortaya konulmaya baslar. …Görüldüğü gibi sinema, en güçlü bağını resim veya tiyatroyla değil romanla kurmuştur.’’[6]

Sinema ve edebiyatın ortak yahut ayrışan yönlerini incelersek… Ortak yön olarak şunları söylemek mümkündür; hem edebiyat hem de sinema ortak bir amaca yani insanın estetik zevkine hitap etme amacına hizmet etmektedirler. İki sanat dalı da gerçekliğin sunduğu malzemeyi işlemek ve yeniden düzenlemek açısından eşsiz bir özgürlüğe sahiptir. Sinema da edebiyat da birer iletişim aracıdır ve bu yönleri ile topluma haber ve bilgi kaynağı olma, tartışma ortamı sağlama, eğitme, eğlendirme, güdüleme, toplumsallaştırma, kültürün gelişimine katkı sağlama, bütünleştirme gibi işlevleri yerine getirmektedir. Ayrıca edebiyat eserleri sinema ve televizyon uyarlamaları aracılığı ile daha geniş kitlelere ulaşma imkânına kavuşmaktadır. Bu iki dalın ayrışan yönlerine baktığımızda ise şunları görürüz… İki dalın da amaçlarına ulaşmak için kullandığı araçlar farklıdır. Edebiyat dili ve sözcükleri araç olarak kullanırken, sinema ise söylemek istediklerini görüntüler aracılığıyla ifade eder. Edebiyatta, romanda başlıca gerilim öykünün malzemesi olan ortam, tema, olay örgüsü gibi unsurların dil içinde anlatılması yani anlatıcı ve öykü arasındaki ilişki iken; filmin başlıca gerilimi öykünün malzemesi ve görüntünün nesnel doğası arasında geçmektedir. Yani filmin yönetmeni/yaratıcısı adeta çektiği sahnelerle sürekli mücadele etmektedir. Sinema ve edebiyat arasındaki bir diğer fark ise romanın sayfaları üzerindeki sözcükleri her zaman aynı kalırken, filmdeki görüntülerin sürekli değişmesidir. Bu açıdan sinema çok daha zengin bir deneyimdir fakat anlatıcının kişiliği bakımdan ele alındığında ise edebiyattan daha zayıftır. Filmlerde de romandaki gibi bir anlatıcının olabilmesi mümkündür fakat anlatıcı öğesi romanlarda daha kuvvetli görülmektedir. Aralarında ayrıştıkları bir diğer nokta da zaman öğesidir. Sinema maliyeti yüksek bir sanat dalıdır, bir endüstridir, bu sebepten ötürü de filmde anlatılanların belirli bir süresi olması gerekmekte bu da zaman kısıtlamasını doğurmaktadır. Fakat romanda böyle bir olaydan bahsedilemez. Buna ek olarak, edebiyat ürünleri yazarın kişisel olarak ortaya çıkardığı çalışmalar iken filmde filmi yaratanın yönetmen olmasına rağmen bu yönetmenin arkasında bir ekibin olduğu ve olması gerektiği gerçeği sebebiyle filmin roman gibi kişisel bir çalışma olduğu söylenemez. Edebiyatta okuyanın öznel algısı ve kendi hayal gücü ön plandadır. En ufak ayrıntılar bile adeta yazarın denetiminden sıyrılmaktadır. Sinema ise yönetmenin öznel dünyasının yaratıcısı olabileceği biricik sanat dalı olması ile edebiyattan ayrışmaktadır. Ayrıca sinemanın sahip olduğu gerçeklik izlenimi de iki dal arasındaki önemli farklardan biridir.Film(fantastik bir film olsa bile), izleyenlere sanki gerçekten yaşanan bir olay veriyormuşçasına etki eder. Görüntülerin gücü bunda son derece önemlidir.[7]

Sinema ve edebiyatın ilişkisini aktardıktan sonra filmimize konu olan romanın yani Fikrimin İnce Gülü’nün incelemesini yapmamız filmi anlamamız ve değerlendirmemiz için gereklidir.

‘‘Adalet Ağaoğlu’nun (d. 1929) adını Vedia Rıza’nın bir şarkısından alan romanı “Fikrimin İnce Gülü”nde (1976); araba olgusuna önceki örneklerden farklı olarak, çok katmanlılık arz eden bir bakışla yaklaşılır. Arabanın, romanın ana kahramanı Bayram’ın yaşamına, çocukluğundan beri iktidar ve hemen gölgesindeki kadın göstergeleriyle görünmesi tesadüfle açıklanabilecek bir durum değildir. İktidar (Demokrat Parti’li adam, arabası), kadın sesi (arabanın teybinden Vedia Rıza’nın sesinden yükselen “Fikrimin İnce Gülü” şarkısı. Sonradan Bayram’ın iki özlemine; arabaya ve Kezban’a açık gönderme ile yüklü şarkı), dolayısıyla kadın göstergeleri romana ustalıklı bir şekilde yerleştirilmiştir. … Bayram’ın insanî özelliklerini kademeli bir biçimde yitirmesinin de tarihi olan araba sahibi olma süreci, benliğini o denli etkisi altına almıştır ki, o, kendisini bu yoldan ayıracak olan her engeli, en gaddar biçimde etkisizleştirmekte tereddüt etmez. En yakın akrabalarını, kendisini seven kızı, kendisine büyük emek vermiş kimseleri, iş arkadaşlarını, işverenini, askerlik arkadaşını vs. bu hedef uğruna bir bir harcar. Ancak Mercedes’e kavuştuğunda, çevresinde bu ‘başarı’sını takdir edecek ya da kendisine itibar edecek tek kişi kalmamıştır. Ağaoğlu, Bayram’ın öznel tarihi etrafında ördüğü romanında, aslında geniş bir toplumsal katmanın arzu ve beklentilerine dönük eleştirel bir bakışı, bir de kapitalizmin ezdiği insan modeli biçiminde ortaya koyar. Almanya’dan dönmekte olan Bayram, aynı zamanda kapitalizmin çarkları arasından bir posaya dönüşmüş ama bunun da bilincinde olmayan bir işçidir. … Arabasına taktığı “Balkız” adı, köyünün adı olan “Ballıhisar” ile sevdiği kız Kezban’ı çağrıştırmayı hedefler. Adlandırmadaki bu yerellik, Bayram’ın benliğini sarmış bulunan temel özleminin, muhayyel saadetin ifadesi anlamını yüklenir. …Toplumsal statü aracı, bir tür “fetiş nesnesi”9 gibi kabul gören arabanın Bayram için anlamı sadece “istikbal (…) şan ve şeref”le (Ağaoğlu, 1999: 124) sınırlı değildir. Bayram bu nesneye geniş bir dişil, cinsel anlam da yükler. Kendisiyle birlikte yurda dönmek için altına yatıveren Solmaz’ı bile atlatması, bencilliği ile açıklanabilir. Bununla birlikte hayatını adadığı bu nesne; hiçbir zaman bir evin, gerçek sevginin sıcaklığını tadamamış, sürekli itilip kakılmış yetim Bayram’ın kendini gerçekleştirdiği bir ev, gücünü- mürüvvetini ispatladığı bir kadın ve ulaşabileceği en üst düzeydeki mutluluktur.  almaktadır. … Ufak hesapların peşinde bencilleşmiş Bayram’ın bütün çabaları onu yıllar önce köye gelmiş Demokrat Partili gibi bir “bey” yapmaya yetmemiştir. Sonraki yıllarda Bayram’ın her dinleyişinde aklına ya arabayı ya da Kezban’ı getiren ve ilk kez Demokrat Parti’linin “1947 ya da 1948”model Ford’undan dinlediği “Fikrimin İnce Gülü” şarkısı; bir arzunun çok yönlü açımlayıcısı ve romanın kurgusal bir öğesi olur…. O anı törensel bir havayla yeniden yaşayan Bayram, bir “bey” gibi karşılanacağı günün özlemini içinde büyütür. …Yıllar sonra köye dönmekte olan Bayram, bu adamın kötü bir kopyası olarak köye girmeyi hayal ettiğinin bilincinde değildir. Muhayyilesinde donan karede o adam sarsılmaz bir şekilde durmaktadır. Kendisini trajik kılan şey, aradan geçen otuz yıla yakın zamanı unutarak, ikinci dereceden taklit oluşunun ayrımında olmayışıdır. Romandaki ironi ve trajedi asıl bu damardan beslenir.’’[8]

Görüldüğü gibi romanda siyaset öğesi, Demokrat Parti’nin ülkede kapitalizmi getirişteki önemi gibi vurgular çok sıkça kullanılmıştır ve yetim, öksüz büyüyen bir çocuğun altında Mercedes’iyle köylerini ziyaret eden bir Demokrat Partilinin uyandırdığı saygı ve itibara sahip olabilmek için farkında bile olmadan Mercedes’i nasıl da içselleştirdiği, statüsünü göstermek ve kendini kanıtlamak için nasıl bir fetiş unsuru haline getirdiğini en ince ayrıntısı ile görüp kapitalist sistemin en ağır ve en güzel eleştirilerinden birini okuma fırsatına sahip oluruz Ağaoğlu’nun üstün kalemi, uzun fakat boğmayan cümleleri ve detaylı betimlemeleri ile.

Filmin incelemesine geçmeden son olarak hem filmin adapte edildiği romanda hem de filmimizde Bayram karakteri ile birlikte başkarakter olma özelliğini paylaşan Mercedes’in anlamını daha iyi algılayabilmek için araba ve benliğin bağlantısına dair yapılmış son derece güzel bir değerlendirmeyi ana hatlarıyla okumamızda fayda vardır:

‘‘Araba; bir “fetiş nesnesi”, “durdurulamayan gücün bir simgesi”, bireyciliği “simgeleyen bir ideolojinin tipik örneği” olarak, “ev sahibi olmak gibi kişinin özel mülkiyet hissini doyurur”ken, “benliğin yansıması” olarak hem fiziksel ve bedensel zevk, hem de kapalı bir mekânda rahatlık duygusu veriyor. Arabanın sunduğu bu var olma zevkinde; işlevlerinden biri de “bizi imgelemimizle doğrudan temasa geçirerek daha iyi var olmamızı sağlamak” olan bir “oyun” var. Gerçekliği değiştiren hızın, kazaların ve gösterişin yanı sıra, “üç bölümden oluşan döşemesiyle küçük bir oda”; sahibini rüzgârdan, soğuktan ve yağıştan koruyan, güven duygusu veren bir “ev”  aynı zamanda yollar, otoyollar denli “erotik bir fantezilerle, eril ve cinsel dürtüleri harekete geçirici bir özelliğe de sahiptir. Seyir halindeki arabada, dışarıdaki görüntüler sinema şeridi gibi akıp giderken zaman, mekân ve eşya da boyut değiştirir. Arttığı oranda haz veren hızın, aynı paralelde şiddet doğuran, kazalara davetiye çıkaran yönünü her gün duymayı kanıksadığımız kazaların çokluğu gösterir. Arabanın bu özelliklerinin yanında, yoğun bir şekilde doğrudan cinsel anlam katmanları üretmeye elverişli doğası da dikkat çekmektedir. Otomobilin ürettiği ve ‘sahib’inin etkin kullanımına ‘sunduğu’ gücün bugün bile beygir gücü biçiminde ölçülüyor olması, “bu makineyle ulaşılan güç artırımının ilk algılanışının bir belirtisi” olarak okunur.   …Otomobil ile cinsellik arasında var olagelen bağ, başta reklâm sektörü olmak üzere, bu aracın hemen her alanda kadın ve at ile birlikte tasarlanmasında da kendini gösterir. Otomobil gücünün beygir gücü ile hâlâ ölçülüyor olması, erkeğin kudret gösterisinin ifadesini hızda bulması, bu çağrışımla ilintilidir. Otomobilin, erkek için bir “kadın”, “metres” oluşu, direksiyon başında akıp giden yolun, “sahip olunan kadın” ve hızın, “bu esrimenin yoğunluğunu arttırıcısı” olduğunu öne sürenler tek başlarına değiller. …Amerikalıların arabalarını deli gibi sevdiklerini söylemek, bir açıdan otomobilin psikoseksüel simgeselliğini ifade etmektedir. …Otomotiv sektörü, bir moda ikonu otomobil modellerini sürekli yenisiyle değiştirmekte ve alıcı kitlenin beğenisini kışkırtıcı biçimde yönlendirmek amacıyla yenilik hamlelerini şehevi bir iştahla yapmakta ve aynı şehevilikte piyasalara takdim etmektedir. Modaların sürekli değişmesi ve araçların plânlanmış biçimde demode olması doğrultusundaki model politikaları, kapitalizmin değişmez kurallarından biri olarak piyasaların belirleyiciliğini elinde tutmaktadır.’’[9]

Filmi incelemeye geçecek olursak… Fikrimin İnce Gülü: Sarı Mercedes filminde iki başrol vardır; biri Bayram diğeri ise bayramın her şeyi, canı, yâri, itibar silahı, kendisinden bir parça olan Sarı Mercedes’i yani Balkız.  Film, Bayram’ın yine Almanya’da çalışan bir gurbetçi olan Solmaz’a sonunda aldığını söylediği gözünün nuru Mercedes’ini göstermesi ile başlar. Tabii Solmaz’a Mercedes’i göstermekle kalmaz Bayram, aynı zamanda da ‘‘meta’’nın bazı şeylere ulaşmada ne kadar etkili olduğunun en trajik yansıtımı ile uzun süredir birlikte olma teklifine mırın kırın ettiği belli olan kadınla da daha Mercedes’inin ilk gününde yine Mercedes içinde birlikte olur. Zaten Bayram bunun sevinci ve sonunda Solmaz’ı kandırmanın verdiği coşkuyla Balkız’ıyla şu konuşmayı yapar;  ‘‘ Yaşa be Balkız! Sayende Solmaz’a donunu indirtiverdik….’’ Bu cümleden bile markaya ve metalara verilen önemin ve bunların açtığı kapıların boyutunu anlamamız sağlanır. Bayram Türkiye’ye Mercedes’iyle götürmeye söz verdiği ve kendini Mercedes içinde göstermek için kahramanımızla birlikte olan Solmaz’a bir de kazık atar ve kadını ekip kendi başına Balkız’ıyla yolculuğa başlar. Burada da Bayram’ın daha sonra altının çizileceği üzere Mercedes sahibi olmak uğruna yaptıklarından sonra gitgide insanlığını ve değerlerini kaybettiğini, sözlerini unutup adam kullanmaya başlayan biri olmaya başladığını son derece açık bir şekilde algılarız.

Sonrasında ise Bayram’ın o gerilim filmlerini aratmayan uzun yolculuğu, Almanya’dan altında Sarı Mercedes’iyle doğduğu ve büyüdüğü köy olan Ballıhisar Köyü’ne uzanan ve öksüz Bayram’ın kendini köyüne kanıtlamak için iple çektiği o yolculuk başlayacaktır. Bayram daha yolculuğun ilk anlarından beri ‘‘biz’’li konuşmaya başlar Mercedes’iyle. Artık ‘‘ben’’ yoktur Bayram için çünkü Balkız’ı ve o artık bir bütündür, Mercedes’i Bayramla içselleşmiş hem dostu, hem sevgilisi olmuştur. Şöyle der Mercedes’ine Bayram, ‘‘…Doğrusu seninle beraber olmak çok güzel Balkız. Ben yıllarca bu anı bekledim. Senin ise bundan hiç haberin bile yok. Nereye mi gidiyoruz? Sana bizim oraları göstereceğim Balkız. Bak; Avusturya, Yugoslavya, Bulgaristan’ı aştık bile. Bize yol mu dayanır?’’ Bu cümlelerinden bile Bayram’ın alt tarafı markalı bir metal parçası olan Mercedes’ini nasıl da kişileştirip nasıl da metalaştırdığını algılarız.

Bayram’ın Balkız’ının başına yol boyu pek çok şey gelecek ve Okan’ın eşsiz yönetimi ile gerilim filmi izlercesine bir gerilim adeta kendimiz Bayram’mışızcasına bizi de etkisi altına alacaktır. Bayram yola devam ettikçe, içsel bir yolculuğa çıkacak ve Mercedes sahibi olmak uğruna sattığı, geride bıraktığı insanları bir bir hatırlayacak, vicdan muhasebesi yapmaya başlayacaktır. Bayram’ın içsel yolculuğunda aldığı her darbe, sonrasında Balkız’a da dışsal bir darbe vuracak; filmin sonunda hem değerlerini kapitalist sistem içinde kaybedip kendine ‘‘meta’’ ya satan Bayram hem de yediği darbelerden mahvolmuş Balkız mahvolacak, Bayram’ın kendisini kanıtlama çabası ve köyünde ağalar gibi karşılanma hayalleri de tuzla buz olacak ve kendisine bakan amcasının son nefesinde göremeden öldüğünü duyuşu, köyün başka bir yere taşındığını öğrenişi, sevdiği kadının yani çok sevdiği fakat Mercedes hayaliyle Almanya’ya çalışmaya gitmek için geride bıraktığı fakat yine Mercedes’iyle gelirse onu affedeceğine ve evleneceklerine inandığı kadının çoktan başkasıyla evlendiğini öğrenişi ve kendisini kandırarak onun yerine Almanya’ya gittiği askerlik arkadaşının ailesinin adamın Almanya’ya gidemeyişinden sonra perişan olduklarının ve bu dertten ötürü babasının vefat ettiğinin haberini alması Mercedes uğruna yaptıklarını ve kaybettiklerini adeta Bayram’ın yüzüne bir tokat gibi vuracaktır. Filmimiz de elinde hiçbir şeyi kalmayan Bayram’ın hurdaya dönmüş arabasının içinde, bir dört yol ağzında etrafa boş boş bakınmasını veren son derece etkileyici bir kareyle ve filmin Viladimir Cosma imzalı eşsiz müziğiyle sona erecektir.

Öncelikle; var olan hem de edebi gücüyle büyük övgüler toplamış olan bir eserin, bir romanın filme adapte edilebilmesinin, sıfırdan bir senaryo yaratmaktan çok daha güç ve çok daha uzmanlık gerektiren bir iş olduğunun hakkını verecek olursak ve aynı zamanda da adapte edilen bu romanın bir de toplumsal sorunları ve sistemi korkmadan eleştirdiği için 12 Eylül sonrasında toplatılan bir roman olduğunu göz önüne alacak olursak Tunç Okan’ın yönetmen olarak gerçekleştirdiği üçüncü çalışmasında yine son derece cesur bir atılım gerçekleştirdiğini söylememiz mümkündür.

Zira hem sisteme dokunduran ve bu yüzden toplatılan bir romanı adapte etmeyi seçerek gösterdiği cesurluğu hem de aynı zamanda Macit Koper’le filmin senaristliğini üstlenerek böylesine etkileyici ve ağır bir romanı senaryoya uygulamadaki başarısı ve üstün kamera yönetimi ile Tunç Okan, bir kez daha farklılığını ortaya koymayı başarmıştır ‘‘Fikrimin İnce Gülü: Sarı Mercedes’’filminde.

Her ne kadar romanın yazarı Adalet Ağaoğlu tarafından ‘‘Siyasi …. Uzak,içereği boşaltılmış’’ sözleriyle çok ciddi bir şekilde eleştirilse de,  filmde kitapta olduğu kadar siyasete dokundurulmasa da hem filmi izlemiş hem de kitabı okumuş biri olarak Okan’ın Macit Koper ortaklığında son derece yalın ama o yalınlığın içinde vermek istenen tüm mesajları aktarmayı başaran etkin bir adaptasyon gerçekleştirdiğine inandığımı söyleyebilirim. Zira, Adalet Ağaoğlu’nun şikayetçi olduğu şekilde belki filmde siyasete değinilmemiş ve parti isimleri sunulmamıştır ama ‘‘araba’’ nın fetiş maddesi olarak yansıtılmasındaki başarı, kapitalist toplumların yarattığı ‘‘meta’’ya tapma olgusunda sıkışıp kalmış bireyin çektiklerinin-Okan bunları verirken hümanizma öğesini elden bırakmamıştır- anlatımındaki etkililik ve dışsal yolculukta alınan darbelerin içsel yolculuktan kaynaklandığının gösterilmesindeki uzmanlık ile bana kalırsa bu adaptasyonu bir iki eksiklik dışında(Demokrat Partisi’nin ülke kapitalizmini getirip azdırmadaki ve tüketimi güdülemedeki  rolünün romandaki gibi işlenmemesi, parti isimleri ya da siyaset öğesinin açıktan verilip irdelenmemesi ve romana isim kaynağı olan Fikrimin İnce Gülü şarkısından filmde bahsedilmemesi ve o türkünün hem Kezban hem de Balkız’ı temsil ettiğinin verilmemesi eksik yönleridir.) son derece başarılı kılmayı ve Türk Sineması’ndaki en iyi edebiyat uyarlamalarından biri kılmayı başarmaktadır.

Filmde romanda olduğu gibi yolculuk semboliktir.  Asıl altı çizilen köye doğru yol alınan yolculuk değil; Okan’ın son derece yerinde flashback kullanımı ile ekrana yansıttığı Bayram’ın iç değerlerini kaybetme sürecini yansıtan geçmişten enstantaneleri sunan iç yolculuğudur. Tunç Okan böylesine karmaşık bir sembolizmi, iç içe geçen iki yolculuğu, görüntülerle yarattığı atmosfer ile çok etkin bir şekilde yansıtmayı başarmış, iç yolculukta alınan her darbeden sonra Balkız’ın da darbe aldığını yansıtan sahnelerle yolculuk sembolizmini eksiksiz bir şekilde bizlere sunabilmiştir. Yol filmi çekmenin ve  yolculuğu sinemada yansıtmanın çok güç bir iş olduğunu düşünecek olursak bir de bu yol filmi içinde geçmişe ve yapılan hatalara uzanan, kapitalist sistemin insanın değerlerini öldüren yapısını yansıtan iç yolculuğun da bulunduğunu unutmazsak Tunç Okan’ın çok güç ve çok karmaşık bir olayın içinden başarıyla çıktığını ve bu karmaşık olay ve olguları çok etkin ama bir o kadar yalın, karmaşadan uzak bir şekilde sunmayı başardığını ifade etmemiz gerekmektedir. Zaten filmin aldığı ödüller de bunu kanıtlar niteliktedir.

Filmin çok güçlü iki özelliği de oyuncu kadrosu ve müziğin kullanımının başarısıdır. Okan bana kalırsa film için en uygun olabilecek ve konunun hakkını en iyi verebilecek  isimleri toplamayı başarmıştır bu filminde de. İlyas Salman’dan Menderes Utku’ya ve Serra Yılmaz’a kadar çok güçlü bir oyuncu kadrosuna sahip filmde özellikle filmin başkarakterini canlandıran İlyas Salman devleşmiş, belki de kariyerinin en iyi performansını gerçekleştirmiştir. Oyuncunun performansının yönetmenle ve yönetmenin iyi oyuncu yönetimi ve idaresiyle çok yakından ilişkili olduğu gerçeğini düşünecek olursak oyuncuların bu başarısında Okan’ın uzman yönetimini katkısının büyük olduğunu da ifade etmemiz gerekir.

Müzik kullanımına gelince… Okan’ın üçlemesinin son filminde yine müziğin sahnelerin etkileyiciliğini vermede son derece etkili olduğunu görmekteyiz. Yolculuk boyunca sahnelere eşlik eden Cosma’nın yumuşak fakat Bayram’ın ruh halini yansıtırken bu yumuşaklığın altında bir vuruculuk içeren müzikleri filmin etkisinin artmasında büyük rol oynamaktadır. Tunç Okan filmlerinde müziğe verdiği önemi bu filmde de belli etmekte ve yerinde müzik kullanımı ile sahneleri tırmandırmayı başarmaktadır.

Filmin Popüler Sinemayla Kıyaslaması:

 

Film, yönetmenin diğer filmleriyle kıyaslanınca popüler sinemaya anlatım bakımından en yakın olanıdır diyebiliriz. Fakat ‘‘ Fikrimin İnce Gülü: Sarı Mercedes’’ popüler sinema anlatımını kullansa da ele aldığı konu ve yaptığı ağır toplumsal eleştiri ve kapitalist sistem eleştirisi ile popüler sinemadan ayrışmaktadır. Popüler sinema statükocu bir sinema iken, Okan’ın bu filminde statüko eleştirilmiş, kapitalist sistemin insanları metalaştırıp değerlerinden uzaklaştırmasının eleştirisi çok iyi bir şekilde verilmiştir. Filmin senaryosunun da zaten sistem eleştirileri ve siyasi dokundurmalarından ötürü 12 Eylül sonrası toplatılan bir kitaptan adapte edilmesi bunun en iyi kanıtlarından biridir.

Filmde çok ciddi bir popüler kültür eleştirisi vardır. Mercedes, markalaşan dünyanın ve markayla kendini ifade edip statüsünü kanıtlamaya ya da yükseltmeye çabalayan kapitalist toplum bireyinin çok başarılı bir simgesi olarak sunulmuş ve Okan’ın Mercedes’in amblemine yani yıldızına yaptığı yakın çekimler ve bu yıldızın Bayram’ın gözünden ekrana gelirken parladığını görmemiz bile insanların marka ve metaya tapışının yönetmen tarafından  ne denli başarılı yansıtıldığına bir kanıttır.

Filmin oyuncuları diğer filmdekilere göre ülkemiz sinemasında daha ünlü olan isimlerdir(Cumartesi Cumartesi’nin oyuncu kadrosunun neredeyse tamamının Fransız olmasından ötürü ‘‘ülkemiz sineması’’ diyerek ifade ediyorum cümlemi) fakat filmde tipiyle dikkat çeken bir jön yahut da medyatik olduğu için filmlerde oynayan birileri değil profesyonel mesleği oyunculuk ve tiyatroculuk olan isimler bulunmaktadır. İlyas Salman gibi politik söylemleri ve korkusuz ifadeleri ile çoğu zaman zorluk çekmiş ve ‘‘Hasretim Sansürlüdür’’ gibi iddialı bir isimle şiir kitabı yazabilmiş birinin filmde başrol oynaması bile bir mesajı içermektedir diye düşünüyorum.

Filmin popüler sinemayla ayrışan bir diğer yanı ise katarsis duygusunu yaratmayışı, filmin sonuna kadar Balkız’a inen her darbeyle yüreğimize işleyen hüznü boşaltıp izleyenler olarak bizi rahatlatmamasıdır. Filmin iki başkarakteri yani Bayram ve Bayram’ın adeta kişileştirildiği Balkız’ın sonu son derece hüzünlü olmuştur. Bayram yaptığı hatalar ve günahlarıyla ve yiten değerleri ile yüzleşmiş ve eskiden köyünün olduğu yerde karşılaştığı çoban bir çocuğun sözlerinde adeta tüm bunlar yüzüne bir tokat gibi çarpmıştır. Bayram içsel yolculuğunda darbe aldıkça uğruna her şeyi feda ettiği Balkız’ı da darbe almış ve film sonunda adeta bir hurdaya dönerek hem Bayram’ı hem de izleyenler olarak bizleri üzüntüye boğmuştur yani popüler sinemadaki gibi bir mutlu son, katarsis yaratımı söz konusu değildir.

Ayrıca filmin maddi yetersizliklerden ötürü beş senede anca çekilmesi bile popüler sinema ürünü olmadığını işaret etmektedir. Zira popüler sinemada genelde kuvvetli ve para kasası sağlam yapım ve dağıtım şirketleri ile çalışılıp ticari kazanç edinmek için her türlü reklam, yöntem kullanırken filmimizin ekonomik güçlüklere takılıp beş senede ancak oluşturulması bile Fikrimin İnce Gülü: Sarı Mercedes’in yine Okan’ın kendi imkanları ile çekmeye çabaladığı ve bu yönüyle de popüler sinemadan ayrıldığı gerçeğini vurgulamaktadır.


[1] Fikrimin İnce Gülü: Sarı Mercedes’in yapım tarihi bazı kaynaklarda 1992 bazı kaynaklarda ise 1987 olarak geçmektedir. Bunun sebebi, filmin yapımına 1987’de başlanmış olunmasına rağmen maddi güçlüklerde dolayı filmin ancak 1992’de bitirilebilmesinin getirdiği ikilemdir.

[6] Ali Sivas, ‘‘Popüler  Roman Popüler Sinema İlişkisi Çerçevesinde Bir Uyarlama Örneği: Bridget Jones’un günlüğü’’, İstanbul Ticaret Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi Yıl:4 Sayı:7 Bahar 2005/1 ss.42-43.

[7] Sivas, ss.43-44.

[8] Seyit Battal Uğurlu, ‘‘Otomobil ve Benlik: Türk Edebiyatında Araba Olgusu’’, International Periodical For the Languages, Literature and History of Turkish or Turkic, Volume 4 /1-II Winter 2009

http://turkoloji.cu.edu.tr/YENI%20TURK%20EDEBIYATI/seyit_battal_ugurlu_otomobil_benlik_turk_edebiyati_araba_olgusu.pdf(2Ocak 2010), ss.1443-1450.

[9] Uğurlu, ss.1429-1431.

erge

Menekşe’den Önce (2013)

Gazeteci-yazar Soner Yalçın’ın Sivas katliamını anlatan bu filmi yaparken tutuklanmasının ardından arkadaşlarının tamamladığı Menekşe’den Önce, o acıyı en derinden ve şiddetli şekilde yaşamış bir aileyi merkezine alarak  Sivas Madımak’ta olanları gözler önüne seren bir dokü-drama, yani dramatik bir belgesel.

menekseden_once_belgesel_film

Filme adını veren Menekşe, ağabeyi Koray ile ablası Menekşe Madımak’ta 2 Temmuz 1993’te, yani bundan tam yirmi yıl önce katledildiğinde henüz dünyaya gelmemişti. Annesi Hüsne ve babası İsmail, kaybettikleri evlatlarının acısına belki teselli olur diye katliamdan iki yıl sonra bir bebek yapıp yeni doğmuş bu kız çocuğuna, kaybettikleri kızlarının ismi olan Menekşe’yi koydular. Ve umudun çiçeği Menekşe, doğduktan 16 yıl sonra, Madımak’la ilgili bir belgesel yapma fikriyle yola çıkan Soner Yalçın tarafından bulundu, geçmişteki olayların izini Yalçın’la beraber sürdü ve ortaya yürek yakan Menekşe’den Önce çıktı.

Müziklerini Fazıl Say’ın yaptığı ve tam bir imece usulüyle hazırlanan film, 20 Eylül 2013 tarihinde yani bugün gösterime girdi. Yakın tarihimizin bu en büyük utançlarından biri  ve Türkiye’nin aydınlık insanları ile Alevi toplumuna yönelik bir linç, bir yok etme eylemi olan  Sivas katliamını anlatan filmin finalinde Muhyiddin Abdal’ın sözleri, Fazıl Say’ın bestesiyle dile gelen İnsan İnsan’ın Sivas’ta yitirdiğimiz 33 canın  görüntüleriyle perdede görünmesi ise yüreklere son darbeyi vuruyor.

Yşananların Orta Çağ’ın karanlık dehlizlerinde değil, 20. yüzyıl Türkiyesi’nde yaşandığını bilmek ise hem acıyı hem de utancı bin kat daha arttırıyor… Unutmamak, unutturmamak yaşananların bir daha tekrarlanması için önemlidir ve sadece bu yüzden bile bu filme gidilmelidir…

Filmin tanıtımı için;

Menekşe’den Önce’yi izleyebileceğiniz salonlar ve seanslar:

1238877_519938588086629_1785749504_n

2 Temmuz 1993’te Sivas’ta neler yaşanmıştı? Sonrasında neler oldu?

Madımak Katliamı ya da Madımak Olayı olarak da bilinen Sivas Katliamı, 2 Temmuz 1993 tarihinde Sivas’ta Pir Sultan Abdal Kültür Derneği tarafından düzenlenmiş olan Pir Sultan Abdal Şenlikleri sırasında Madımak Oteli’nin yakılması sonucunda,şenlikler için orada bulunan  ve çoğu Alevi  olan yazar, ozan,düşünür ile iki otel görevlisi de dahil olmak üzere toplam 35 kişinin yanarak ya da dumandan boğularak hayatlarını kaybettiği olaylardır.

Pir Sultan Abdal şenlikleri kapsamında şehre gelenlerden özellikle Aziz Nesin’e karşı olan bir grup ile Kültür Merkezi içindeki karşıt grupla çıkan taşlı sopalı çatışma, polis tarafından fazla büyümeden başlangıçta önlenmiş, ancak kalabalık giderek büyüyerek sayıları binlere ulaşmış ve binlerce kişiden oluşan bu gözü dönmüş güruh, Kültür Merkezi’nden ilk önce Hükümet Konağı’na gelmiş, buradan sloganlar atarak  Madımak Oteli civarına ulaşarak, slogan atmaya devam etmiştir. Önce otel önündeki araçları ateşe veren ve oteli taşlamaya başlayan grup, daha sonra otelin camlarını kırarak içeri girmiş, perdeleri ve eşyaları tutuşturarak oteli ateşe vermiştir.  Otele sığınmış olan kişilerden, aralarında Asım Bezirci, Nesimi Çimen, Muhlis Akarsu, Metin Altıok ve Hasret Gültekin’in de bulunduğu35 kişi yanarak veya dumandan boğularak yaşamını yitirirken içlerinde Aziz Nesin’in de bulunduğu 51 kişi  ağır yaralarla kurtulmuştur.İtfaiye merdiveniyle kurtarılmaya çalışılan Aziz Nesin, merdivendeki görevli tarafından darp edilip, merdivenden itfaiye aracı etrafında toplanan karşıt görüşlü kalabalığa doğru atılmıştır. Bu sırada başından yaralanan Aziz Nesin’i linç girişiminden araya giren polisler kurtarmıştır.

Olaylar sonucunda 33 konuk ve 2 otel görevlisi dahil 35 kişi yaşamını yitirirken akşam saatlerinde valilikçe 2 günlük sokağa çıkma yasağı ilan edilmiştir.

Ellerine gaz bidonları tutuşturulmuş ve planlı şekilde örgütlendirilmiş gerici kitle, tekbir sesleri ile Madımak Oteli’nde onlarca canı katlederken dönemin DYP-SHP koalisyon hükümetinin başbakanı Tansu Çiller, başbakan yardımcısı Erdal İnönü, cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, Refah Partili Belediye Başkanı Temel Karamollaoğlu,  Sivas Valisi ve ordu, polis olmak üzere tüm kolluk güçleri seyirci kalmış, olaylar adım adım katliama doğru giderken 11 saat boyunca parmaklarını bile kıpırdatmamışlardır. Sonraki süreçte ise adil bir yargılama olmadığı gibi asıl sorumlular da korunup kollanmıştır. Sanıklardan kimisi bir türlü yakalanamazken (!); kimisi devletten maaşını almaya devam etmiştir. Yıllarca süren yargılamanın bir türlü sonuçlandırılmaması neticesinde geçtiğimiz aylarda zaman aşımına uğrayan dava ve bu sayede beraat eden sanıklar ise, Recep Tayyip Erdoğan tarafından “Hayırlı olsun” temennisiyle karşılanmıştır…

Bugüne kadar devlet eliyle işlenmiş cinayetlerde yaşamlarını yitiren tüm insanların anısına;

http://www.dailymotion.com/video/xegpdi_insan-insan-fazil-say_music

Bermal

Vassiliki (1997)

Gerçek bir hikayeye dayanan, siyasetin ve ideolojilerin insanları birbirinden nasıl ayırdığını anlatan etkileyici bir Yunan filmi…

0168238

Yunanistan’ın güzel kırsal manzarası ve  iki aşığın gizli buluşmasını izlediğimizi sandığımız görüntülerle başlayan, ardından da bizi şaşırtarak farklı bir yön alan film; 1949’daki Yunanistan iç savaşını genç bir asker ve bir devrimcinin karısı arasındaki yasak aşk merkezinde aktarmaktadır.

Asker Leonidas ve kararlı devrimci Vassiliki arasında başlayan sert ve kin ile örülü karşılaşmanın, çok kısa bir sürede tutkuya ve büyük bir aşka dönmesiyle işler iki taraf için de oldukça zorlaşacaktır.  Vassiliki’yi askeri mahkemeye vermeyi reddetmesi üzerine Leonidas kara listeye alınacak ve her şeye rağmen aşkının peşinden gidecektir. Tüm iyi niyetlerine rağmen çiftin karşılacağı zorluklar bir türlü bitmeyecek ve tüm bu olumsuzluklar istenmeyen olaylara sebep olacaktır.

Vangelis Serdaris’in senaristliğini ve yönetmenliğini yaptığı “Vassiliki”, gerek başrol oyuncuları Paschalis Tsarouhas ve Tamila Koulieva – Karantinaki’nin güçlü performanları ve iki karakter arasındaki tutkuyu vermedeki başarıları, gerek son derece vurucu konusuyla izleyici etkilemeyi başarıyor ve oldukça tatmin edici bir seyir sunuyor. Tsarouhas’ın Mar Del Parta Film Festivali ve Kahire Film Festivali’nden “En İyi Aktör” ödülüyle dönmesi de cabası…

erge

Güz Sancısı (2008)

Daha önce azınlıklara uygulanan ayrımcı politikalardan biri olarak Varlık Vergisi ile ilgili Salkım Hanım’ın Taneleri adlı romanından hatırlayacağımız Yılmaz Karakoyunlu’nun bu kez Güz Sancısı adlı romanı, yine Tomris Giritlioğlu yönetiminde sinemaya uyarlandı.

Guz-Sancisi-Afis

Azınlıkların işyerlerinin, evlerinin yağmalanıp ülkeden zorunlu olarak göç etmelerine neden olan 6-7 Eylül olaylarını anlatan film, babaannesi tarafından üst düzey devlet adamlarına ve bürokratlara pazarlanan bir fahişe olan Rum asıllı Elena (Beren Saat) ile karşı komşusu ve milliyetçi bir ailenin oğlu olan Behçet (Murat Yıldırım) arasındaki yasak aşk ilişkisi ekseninde o dönemin toplumsal ve siyasal atmosferini başarılı bir şekilde yansıtıyor.

Filmin fragmanı için;

Tarihsel ek bilgi: Peki 6-7 Eylül 1955’te neler yaşanmıştı? Atatürk’ün Selanik’teki evinin bombalandığı ile ilgili sonradan asılsız olduğu anlaşılacak bir haberin İstanbul Ekspres gazetesinde (ki gazetenin o dönemin iktidar partisi olan Demokrat Parti yanlısı bir yayıncılık sergilediği bilinmektedir ve ne hikmetse normalde 20 bin civarında tirajı olan bu gazete, haberin verildiği 6 Eylül’de 290 bin adet basılmıştır.) yayımlanmasının ardından aynı günün akşamı gayrimüslim azınlıklara -özellikle de Rumlara yönelik- bir yıkım ve yağma hareketi başlamıştır. Şişli’deki bir pastaneye yapılan ilk saldırının ardından Kumkapı, Samatya, Yedikule ve Beyoğlu gibi o dönem gayrimüslim azınlıkların yoğun olarak yaşadığı yerlere sıçrayan olaylarda, Rum, Ermeni ve Yahudi azınlıkların ev, işyeri ve ibadethaneleri saldırıya uğrarken devlet yönetimi ve emniyet güçleri oldukça pasif bir tutum sergilemiş ve olayları izlemekle yetinmişlerdir. 6 Eylül akşamı başlayıp 7 Eylül sabahına kadar süren saldırılarda içinde kilise ve havraların da bulunduğu binlerce mülk tahrip edilirken, azınlıklar maddi manevi büyük zarara uğratılmıştır. Olaylar sırasında birçok azınlık mensubu hayatını kaybederken (bazı kaynaklara göre 11, bazı kaynaklara göre 15 kişi) yüzlerce kişi de yaralanmıştır. Olayların ardından binlerce Rum asıllı yurttaş Türkiye’yi terk ederken, daha önceki azınlıklara yönelik saldırılarda olduğu gibi Türklerin sermaye üzerindeki hakimiyeti artmıştır.

Bermal

Boran – Cumartesi Anneleri’ne Dair Hüzünlü Bir Yapım…

Yönetmen: Hüseyin Karabey Senaryo Yazarı: Hüseyin Karabey  

Müzik: Grup Yorum Yönetmen Yardımcıları: Emre Tanyıldız, Banu Öztürk, Sedat Yılmaz

Görüntü Yönetmeni: Hüseyin Karabey  Yapımcı: Hüseyin Karabey

Oyuncular: Emine Ocak Baba Ocak Maside Ocak

Yapım: Asi Film    Yapım Yılı: 1999   Türü: Belgesel  Süre: 30 dak.

Bir çoğumuz tanıyor onları…

Devletin gözaltında kaybettiği yakınlarını arayan “Cumartesi Anneleri” onlar…

Evlatlarını , eşlerini, kardeşlerini, babalarını arayan ve yapılanların hesabının sorulmasını istedikleri için  polisten birçok kez dayak yiyen, hatta “terörist” ilan edilip yaka paça gözaltına alınan insanların dramı onlarınki…

thumb_11373

İşte Hüseyin Karabey’in yönettiği  “Boran” da; onları, yani evlatlarının ve akrabalarının acısı her daim kalplerinde yara olan Cumartesi Anneleri’ni, artık öldüğü düşünülen ama cesetleri bulunamayan üç gencin öyküsü ve annelerin oğullarından haber almak için giriştikleri mücadele ekseninde anlatmakta.

1999 yapımı olan ve Cumartesi annelerinin hikayesini anlatan farklı öykülerden oluşan bu özel belgeselde dikkatimi çeken sahneler şunlar oldu:

*İlk sahnede çalan telefonu neden kimsenin açmadığı ve duymamazlıktan geldiği ki bunun nedenini belgeselin ilerleyen bölümlerinde anlıyoruz…

*Gözaltında kaybedilenlerin Alevi ve Kürt olması, işkence zamanlarında oldukça ironik bir şekilde “Türkiyem” şarkısının çalınması -ki bu vurucu nokta dahi bu insanlara nasıl bakıldığını ve nasıl davranıldığını ortaya koyar.

*Çocuklara içeride dayak atılıp, işkence yapılırken; ailelerine dışarıda işbirlikçilik teklif edilmesi ve fiziki işkenceye eklenen bu psikolojik işkencelerle birlikte,  hali hazırda yaralı olan yüreklerin tamamen paramparça edilmesinin verildiği sahneler –ki ne yazık ki tüm bunlar gerçekten yaşandı. Tüm bu acılar çekildi ve hala da çekilmekte…

*Benim en çok içimi acıtan sahne ise kuşların belediye çalışanları tarafından kafese konulduğunu gören teyzenin koşup onları oradan kurtarıp özgür bırakması ve akabinde geçen diyalog oldu:

“Oğlum öldü, güvercin oldu. Hangisi benim oğlumdur, nereden bileyim… Hem onu niye arkadaslarindan ayırayım ki?”

melek

The Band’s Visit (2007)

Eran Kolirin’in yönettiği filmde, Mısırlı İskenderiye Polis Orkestrası’nın bir Arap Kültür Merkezi açılışı için gittiği İsrail’de hiç kimse tarafından karşılanmamaları anlatılmaktadır.

thebandsvisitr1artpic

Yabancı oldukları bu ülkede kendi başlarının çaresine bakmak zorunda olan orkestra, Dina ( Ronit Elkabetz) isminde güzel, çekici ve hikaye dolu kadının küçük kafesinde konaklamak zorunda kalmıştır.

Politika, aşk ve barış üzerine göndermeleri olan film, 3. Uluslararası Avrasya Film Festivali’nde En İyi Film seçilmiş olup aynı zamanda dünya çapında 24 ödül almış ve 8 dalda aday gösterilmiştir.

engin

Happy Together (1997)

Filmin yönetmen koltuğunda 1997 Cannes Film Festivali kapsamında en iyi yönetmen ödülünü alan, “In the Mood for Love” filmiyle de tanınan Wong Kar Wai bulunmaktadır.

lesliehappytogether

Christopher Doyle’un görüntü yönetmenliğin’de, eşsiz görselliğiyle bazen siyah-beyaz bazen de renklerle süslenen film, Tony Leung ve Leslie Cheung ‘un oyunculuklarıyla adından söz ettirmektedir.

Çok fazla alışık olmadığımız eşcinsel aşk hikayesinin ortasında, bir yanda gürül gürül akan Iguazu Şelaleleri ve sessiz aşık, diğer yanda aşığın geçmişteki hesapları ve unutamadığı sevgilisi bulunmaktadır. Film, Astor Piazzola’nın “Rough Dancer And The Cyclical Night” şarkısıyla akıllara kazınmış ve izleyiciden tam not almıştır.

engin

Tabutta Rövaşata (1996)

Türk sinemasında farklı bir yeri olan Kıbrıslı yönetmen Derviş Zaim’in ilk filmi olan Tabutta Rövaşata, yurt içinde ve yurtdışında farklı festivallerde birçok ödül kazanmıştır.

Tabutta_Rövaşata_VCD_kapağı

Araba sevdalısı bir otomobil hırsızı olan Mahsun (Ahmet Uğurlu), kimsesi olmayan, garip, işsiz ve sevgiye aç biridir. Arabalara olan tutkusunun önüne geçemeyip araba hırsızlığı yapmaktadır. Hayata tutunmak için ona yardımcı olan ve iş bulan balıkçı dostlarından Reis (Tuncel Kurtiz), Mahsun’un, tuvalet bekçiliğinden bir aşka adım atmasını sağlayacaktır. Aşkın nerede, ne zaman oluşacağını ve ne zaman bitebileceğini kim bilebilir ki?

Tabutta Rövaşata; en iyi film, en iyi yönetmen, en iyi kurgu ve en iyi erkek oyuncu ile dördü Antalya Altın Portakal Film Festivali’nden olmak üzere toplamda 15 farklı ödül kazanmıştır.

engin

Brokeback Mountain (2005)

Bol ödüllü film Brokeback Mountain, yönetmenliğini En İyi Yönetmen Oscar’ını alan Ang Lee’nin üstlendiği, başrollerini oldukça genç bir yaşta kaybettiğimiz Heath Ledger ve son dönemin yükselen isimlerinden Jake Gyllenhaal’ın paylaştığı 2005 yılı ABD yapımdır.

brokeback_mountain

Pulitzer ödüllü E. Annie Proulx’un kısa hikâyesinden uyarlanmıştır. Film, Ang Lee’nin popüler kültür ile sanat arasındaki yolculuğunun ve eşcinsel temalı sinemanın ilginç ürünleri arasında yer alır.

Brokeback Dağı, Wyoming’deki Brokeback Dağı’nda 1963 yılında kovboyluk yaparken birbirlerine aşık olan “Ennis del Mar” ve “Jack Twist”in hikâyesini anlatmakta, sert ve maço erkeği anlatan kovboy hikayelerine çok farklı bir bakış açısı getirmektedir.

engin

Gece Nöbeti – Sarah Waters

1940’lar… Savaş dönemi Londrası… Hava saldırıları, karartılmış sokaklar, yasak ilişkiler eşliğinde dört Londralının hüzünlü ve etkileyici hikayesi…

GECE-NOBETI-SARAH-WATERS__59891051_0

Savaş döneminde ambülans şoförlüğü yapan, erkek kıyafetleri giyerek sokaklarda volta atan Kay,  içinde acıları gizleyen bir sırla yaşayan tatlı ve sevecen Helen, asker sevgilisine gereğinden fazla güvenen şehir kızı Viv, savaş sırasında kendi şeytanlarıyla karşı karşıya kalan Duncan ve tüm bu karakterlerin hayatlarını kesiştiren olaylar, yavaş yavaş çözülen gizem ve sırlar…

Son on beş yılın en iyi hikayecilerinden kabul edilen İngiliz yazar Sarah Waters’ın kaleminden çıkan “Gece Nöbeti” sağlam ve bir o kadar da “kusurlu” karakterleri aracılığıyla savaşın gri atmosferini bizlere sunmayı başarıyor. Kitabın Orange Prize 2006 ve Man Booker finalisti olduğunu, 2011 senesinde ise Richard Laxton yönetmenliğinde, orijinal adı olan “The Night Watch” adıyla TV filminin yapıldığını da belirtmeden geçmeyelim.

erge

Yahudi Dükkanı – Stella Suberman

“İnsanın doğup büyüdüğü, alıştığı topraklardan göç etmesi ve toplum içinde azınlık olarak hayatını sürdürmesi belki de başa gelebilecek en büyük zorluklardan biridir, çünkü türlü engellerle birlikte kabul görme mücadelesini de beraberinde getirir; tıpkı daha iyi bir yaşam rüyasını gerçeğe dönüştürmek içi yola çıkan Bransonların göze alabildikleri gibi.”

der  “Yahudi Dükkanı” romanının arka sayfasında…

175184-Yahudi-Dukkani

“Gerçek bir kelepir arıyorsan, hayatı kazanırken yaşamalısın” sloganıyla yola çıkan Yahudi Branson ailesinin, Amerika’nın Concordia Kasabası’na gelişi -ki oraya gelen ilk Yahudi ailedirler- ve  Bronson’ın Ucuzluk Dükkanı, yani nam-ı diğer “Yahudi Dükkanı” nı açmalarını ve kasabada aile olarak yaşadıklarını aktarır romanımız.

Stella Suberman’ın kendi ailesini ve yaşadıklarını aktardığı “Yahudi Dükkanı” hem güzel ve sevecen anlatımıyla sizi içine çekiveriyor, hüznü ve mutluluğu aynı andan içinde barındırarak okuru etkikiyor, hem de Yahudi Amerikan tarihine farklı bir bakış açısı getiriyor.

erge

Telekız – Jeannette Angell

“Telekızların da ahlak kuralları vardır. Aramızda Demokratlar, Cumhuriyetçiler, Bağımsızlar, Sosyalistler, Liberaller bulunur. Kimimiz küçük hayvanları severiz. Ne seks manyağıyızdır, ne de nemfoman. Biz de ilişkiler yaşarız, güven veririz, sır saklarız. Bizler de birilerinin kızı, kardeşi, annesi ya da eşiyizdir!” der Jeannette Angell, “Telekız” adlı romanında.

web-Jeannette-Angell-bw

Angell’in birebir yaşadıklarını kaleme aldığı kitap, yazarın üniversitede sosyoloji, tarih ve antropoloji dersleri vermekteyken, erkek arkadaşının attığı kazık sebebiyle parasız kalarak,  kendini telekızların dünyasında buluşunun hikayesini anlatmaktadır.

Üç yıl telekızlık yapan ve “Telekız” kitabında bu yılları aktaran Jeannette Angell toplumun telekızlıkla ilgili yargılarının tümüyle yanlış olduğunu bizlere aktarmakta.

erge

 

 

Before Night Falls (2000)

“Zamanın gerisinde kalıp, kapanmış dükkanlar, kapanmış çarşılar, kapanmış sinemalar, kapanmış parklar, kapanmış kafeler…Kapalı…Kapalı… Her şey kapalı…’’

beforenightfalls

Neden yazdığı sorulunca coşkuyla, “İntikam için,” diyen bir adamın; yazıları ve eşcinsel olduğu için sürekli başı belaya giren Kübalı şair ve yazar Reinaldo Arenas’ın hayatına etkili bir bakış. ”Before Night Falls”  Before Night Falls (2000) yazısının devamı

Guernica – Pablo Picasso

Paris’te, Guernica’nın duvarda asılı olduğu evinde Picasso’yu bir Nazi subayı ziyaret eder. Tabloyu görünce Picasso’ya sorar: “Sayın Picasso bu tabloyu siz mi yaptınız?”

Picasso yantlar: “HAYIR SİZ YAPTINIZ!”

Untitled

Picasso’nun başyapıtlarından biri olan Guernica, İspanya İç Savaşı sırasında Nazi Almanyası’na ait 28 bombardıman uçağının 26 Nisan 1937’de İspanya’daki Guernica şehrini bombalamasını anlatan anıtsal tablodur.

Bermal

Keiner Liebt Mich (1994)

Almanya – Köln’de geçen ve enteresan karakterleri ile dikkat çeken bir marjinallik dansı… 30 yaşına girmiş ve hayal ettiği erkeği bulma ümidini çoktan kaybetmiş, ölüm takıntılı bir havaalanı kontrolcüsü… Eşcinsel bir gece kulübünde drag queen şeklinde, Billy Holliday ve Nana Mouskouri’nin taklitlerini yapan, falcılık ve mistik özellikleri bol, Almanya doğumlu bir Afrikalı… Kariyeri son derece iyi giden, yakışıklı; fakat iktidarsız bir adam… Ve bu üç karakteri birleştiren bir apartman…

tumblr_m88gt98y711qa8492o1_400

Keiner Liebt Mich (1994) yazısının devamı

Teslimiyet (2010)

Ana karakterlerinin trans olması ve oyuncu kadrosunun gerçek trans bireylerden oluşması ile Türkiye’de bir ilk; Teslimiyet.  Film, Tarlabaşı’nda yaşayan 4 trans bireyin seks işçiliği yaparak hayatta kalmaya çalışmalarını işlemektedir. Evin en küçüğü Sanem (Didem Soylu) bir gün beyaz atlı prensin gelip onu kurtaracağı hayalini kurarken, mahalleye yeni taşınan Gökhan’ı (Kanbolat Görkem Aslan ) farkeder.

Teslimiyet_film_kapağı

İkili arasında sessiz bir ilişki başlar. Sanem hali hazırda zor olan hayatına bir de istemeden karıştığı bir olay eklenmesi ile birlikte çareyi Gökhan’ın yanına kaçmakta bulur. Bundan sonra zor bir yol onları beklemektedir çünkü Gökhan yavaş yavaş Sanem’in cinsel kimliğini ve hayatına dair aldığı kararları sorgulamaya başlayacaktır.

8ba4871f

Senaryosunu Emre Yalgın ve Zeynep Özcan’ın yazdığı, yönetmenliğini Emre Yalgın’ın üstlendigi Teslimiyet’in Selanik Film Festivali’nin Balkan Fonu bölümünde ilk dörde girerek, 10 bin Euro ödül kazandığını ve filmin de bu ödül sayesinde çekilebildiğini de belirtmekte fayda var.

Melek Bal

melek

Salkım Hanım’ın Taneleri (1999)

Yıl 1942, İkinci Dünya Savaşı’nın tüm yıkımıyla sürdüğü yıllar… Savaşa katılmayan Türkiye, savaşın tüm dünyada yarattığı ekonomik yıkımdan nasibini almış durumda. Ekonomideki bu krizi atlatabilmek ve milli bir burjuvazi yaratabilmek amacıyla Varlık Vergisi uygulamaya konur.

salkim-hanimin-taneleri-acilis-muzigi-474985

Salkım Hanım’ın Taneleri (1999) yazısının devamı

La Misma Luna (2007)

‘’Annem şöyle söylerdi: Onu özlediğim zaman aya bakmalıymışım; çünkü o da aya bakıyor olurmuş…’’ 

tumblr_m5hsgmoCAm1qagogfo1_400

Küçük bir oğlan çocuğunun, kendine daha iyi bir hayat sunabilmek için Amerika’ya işçi olarak giden annesi Rosaria’ya ulaşmak adına, Meksika’dan Amerika’ya yaptığı tehlikeli ve bir o kadar da hüzün ve umudu aynı anda taşıyan yolculuğunun anlatıldığı ‘’La Misma Luna’’; bir anne-oğul sevgisinin hudut tanımaz gücüne dair sıcacık bir hikâyeyi seyrimize sunmaktadır.

imagen_la_misma_luna_0101_1

Latin Amerika sinemasının son dönemlerdeki gelişiminin iyi örneklerinden biri olan 2007 yapımı Meksika filmi, ülkenin en tanınmış kadın oyuncularından Kate Del Castillo’nun ve gelecek vadeden en yetenekli genç oyunculardan biri olduğunu filmdeki oyunculuğu ile kanıtlayan Adrian Alonso’nun son derece başarılı performanslarıyla dikkat çekmektedir. Amerika’daki Meksikalı işçilerin zor yaşam koşullarına da parmak basan film; ALMA, Image, Mexican Cinema Journalists (Meksika Sinema Gazetecileri) ve Young Artist Awards (Genç Artist Ödülleri)’da aldığı ödüllerle de başarısını kanıtlamıştır.

Erge Özcan

erge

The Secrets (2007)

Erkeklerin dünyasında var olmaya çalışan kadınlar, kimliğini ve kendini bulmaya çalışma, geçmişte yapılan hatalardan arınma mücadelesi gibi pek çok farklı başlığı hakkıyla vermeyi başaran, farklı bir İsrail- Fransa ortak yapımı… En büyük düşü ileride bir kadın haham olmak olan Naomi, babasını ikna ederek ukala din öğrencisi Michael ile gerçekleşecek olan düğününü bir sene erteler ve yalnızca kadınların eğitim gördüğü bir ruhban okuluna gider. İdealist ve ciddi olan genç kız orada, çılgın ve özgür ruhlu Michelle ile tanışır.

locandinazo

Birbirine oldukça zıt bu iki karakterin arkadaşlıkları gelişmeye devam ederken, karşılarına Anouk isimli, aşığını öldürdüğü için 15 sene hapiste yatan ve kanser hastası olan yabancı bir kadın çıkar. Kadın ölmeden önce onun günahlarından temizlenmesine yardımcı olmaları için kızlardan yardım ister. Kadının yardım çağrısına kulak veren Naomi ve Michelle, Anouk’un ruhunun temizlenmesi için Kabala ayinleri düzenlemeye başlayacak ve bu süreçte kendileri ve birbirlerine olan hisleri konusunda pek çok şey öğreneceklerdir.

MCDSECR EC018

Avi Nesher’in başarılı çekimleri ve Ania Bukstein, Michal Shtamler ve Fransız sinemasının ünlü ismi Fanny Ardant’ın oynamaktan ziyade yaşadıkları performanslarının taçlandırdığı, orijinal adıyla “Ha-Sodot”, farklı bir hikayeye şahit olmak isteyen herkesin izlemesi gereken bir yapım…

Erge Özcan

erge

Kalabalıklar arasında azınlık olarak yaşamak bir sanattır…

%d blogcu bunu beğendi: